Sponsorlu Bağlantılar:
  iclal aydın yazı ve şiirleri
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 26-12-2006, 00:29 #1
DJ-DOLUNAY
Yeni Üye
Reklamlar

iclal aydın yazı ve şiirleri

Reklamlar
YAĞMUR

Yağmur yağıyor. Mutfak camındayım. Nasıl üşüdüğümü
bilemezsin. Menekşelerim çiçek vermiyor artık anne.
Söylediğin gibi hep dibinden su verdim ama&

Şimdi telefon açsam sana, sesini duymak da yetmiyor ki.
Hep aynı cümleler; 'Babamlar nasıl, ilacını aldın mı?'
Nedenini bilmediğim bir ağlamak var içimde.
Bir yerlere sığdıramıyorum yüreğimi. Bazen mutfakta
dalıp giderdin yemek yaparken, tahta kaşıkla
tencerenin başında öylece ne düşünürdün acaba?
Özlemek çok fena anne. Anlamak seni; daha da fena&

Omuzlarım ağrıyarak uyanıyorum sabahları.
Benim kızımın omuzlarımı ovmasına daha çok var.
Gittikçe sana mı benziyorum ben, ya da
'Annenin kaderi kıza' dedikleri doğru mu?
'Baban eskitir her şeyi kızım' demiştin bir kez,
anlamamışım meğer, eskiyormuş anneciğim.
Omzunu ovacak kalmıyormuş meğer aynı evin içinde.
Şimdi duysan bunları ne üzülürsün; mutsuz mu kızım diye,
çoktan kendinden vazgeçmiş bir sesle. Mutsuz değilim de anne,
yağmura ve mutfağımdaki kedere çare bulamıyorum.

Evimi topluyor, toz alıyor, patlıcan kızartıyor,
televizyon seyrediyor, akşam çalan kapıyı açıyorum,
açtığımı gören olmuyor.
Pişirdiğim yeniyor da, güzel olmuş denmiyor.
Çay demleniyor, demleniyor, demleniyor&

Kederim mutfağımın her yerine yerleşiyor.
Ah nasıl eskiyor her şey anne, nasıl eskiyor.
Eskilerimi de atmaya kıyamıyorum. Seni çok özlüyorum.
Bana yasakladığın bahçeler, sana da mı uzaktı hep?
Gidemeyişine ağladın mı sende? Ne zaman eskiyor sevgiler?
Ödenen bedellerin acısı geçince mi? İşte böyle,
kalbimde bir acı. Şarkılar seni söyler.


KAR

Karlı bir akşamdı ankara'da;
Son kez elele yürümüştük,
Bitmesin istediğimiz yola.
Kısacık beraberliğimizin bütün anılarını sığdırmıştık.
Yazarsın bana demiştin.
Ben de yazarım sana sık sık.
Ağlıyordum....
Sen görmeyesin diye kaldırmıyordum başımı.
Elimi daha sıkı tuttun,
Anlıyordum....
Bu ayrılığa dayanmıyordu kalbim,
Öğrettiğim çiçek adlarını unutma dedin,
Kelebekleri kitap arasında kurutma,
Sık sık fotoğraf çektir, yolla bana,
Kitaplarım sana emanet,
İncitme kimseyi, kin büyütme kalbinde...
Beni bekle...
Yol bitti, gidiyordun artık; gittin
Sokakta gördüklerimi, filmlerdeki aktörleri sen sandım bir süre,
Kin büyütmedim kalbimde söz vermiştim sana diye,
Kitaplarını okudum, kelebeklere dokunmadım,
Öğrendiğim çiçek adlarına yenilerini ekledim,
En çok fesleğeni, çoban heybesini, akşam sefasını sevdim.
Seni beklerken çok şey öğrendim,
Yolunu gözlediğim, sevdiğim ilk adam...
Nasıl olsa bulacaktır diye, her görüşümde aynı sesle seslendim
Uçak, babama selam söyle!
Beni kötü rüyalardan uyandıran sevdiğim ilk adam...
Bir bilsen seni nasıl özledim...
Kar yağıyor şimdi, otuz yaşım bitti,
Kitapların bende, kelebekler gibi kar taneleri,
Kendi yolumda yürürken hiç unutmadım o cümleyi;
Selamını aldım babacığım,
Kin büyütmedim kalbimde....
Küçük kızının gözleri hala senin çiçeklerinde.
Uçak, babama selam söyle!
Uçak, babama selam söyle!



GEL

Her şarkının içinde ben seni görürüm
Sevdan bir nefes çekmezsem ölürüm
Sabır kalmadı içimde Dertler yaş oldu gözümde
O yokluk denizinde Boğulmadan GEL!
Sensiz isyan ettim her an Dünyam kahır,dünyam zindan
Yine başım duman duman Olmadan GEL!
Bu koskocaman dünyada,sensiz yapayalnız kaldım.
Sabır kalmadı içimde Dertler yaş oldu gözümde
Bu hasretlik denizinde boğulmadan GEL!


SENİ SEVİYORDUM

Sana uzak kentlerden birinde zamanın bir yerinde seni ve senli günleri anımsattı akşam güneşi...
Onca zamanın üstünde eskimeyen bir düşüncesin şimdi
İnsan hergün anımsarmı aynı gözleri
SENİ SEVİYORDUM ve senin haberin yoktu

Saçlarını izliyordum uzaktan, kulağının arkasına düşüşü ve burnun, herkesden başkaydı işte...
Güldüğü zaman yukarıya bakardı;
Yukarı kalkan başın ve gülen gözlerin vardı...
Ne güzeldiler sen bilmiyordun...
BEN SENİ SEVİYORDUM...

Kalbime sığmıyordu aklımdan geçenler
Duvarlara, vitrin camlarına, kaldırımlara çarpıyordu
Geri dönüyordu, çoğalıyordu
Senin sesini duyduğum masalarda erteliyordum herşeyi, herseyi erteliyişim oluyordun
Kalp ağrısı oluyordun,
Birlikte soluduğumuz sokak isimleri oluyordun,
Mevsimler değişiyor ve büyüyorduk,
Dönemeçler geçiyor, köprüler göze alıyorduk ve bazen tekin olmayan suların üzerinden atlıyorduk
Cesurduk...
Ufuk çizgisi maviydi, gün batımı hep turuncu ve kızmızıydı bütün karanfiller...
Ben SENİ SEVİYORDUM sen bilmiyordun...

Sevinçlerim oluyordun arasıra sen hiç bilmiyordun
Sonra herhangi biri oldun, bütün sevinçlerim bittikten sonra
Yağmurlar yağdı, serin haziran akşamları
Derken bir gün uzaktan gördüm seni...
Saçların bana inat başın herseye meydan okuyarak işte yine aynı
Kalbimi acıttı her zaman ki gibi...
Değiştik sanıyordum ve sen yine bilmiyordun
Şimdi bunları anlatsa sana birileri kim bilir yada boşver bilme en iyisi...


NE OLACAK HALİM

Sen bu satırları okurken ben çok uzaklarda olacağım...
Böyle başlardı bütün bildiğimiz mektuplar,
Biliyormusun? Bu ikimizin hikayesi,
Şu anda nerdesin, ne yapmaktasın;
Bildiğim yerlerdemisin yoksa hiç görmediğim bir evin penceresinde mi,
Sevdiklerin özlemi sardımı nicedir kalbini,
Pişman mısın başlamadıkların için, iç cekiyorsundur şimdi
Düşünüpte yazmadığın yazıpta yollamadığın mektupları saklıyormusun hala,
Kafanda hep aynı cümle biliyorum ne olacak halim,
Ah, biriktirdiğimiz bütün hevesler nasılda hızla tükendiler.
En çok kimi özledin, en çok neyi bekledin?
Şimdi düşlediklerimin neresindesin...
Dedim ya.
Bu ikimizin hikayesi...
Islandımız bütün yağmurları, dudak kanatan kalpli sızı aşklarımızı,
Bizi buluşturan kaldırımları,
İşte bütün bunları bütün bunları yazıyorum.
Ben unutmadım diye
Hatırlıyormusun sonunu değiştirmediğimiz filmleri
Hayatın gerceğidir sandığımız kabullenilmiş yenikliği
Bir ağızdan söylediğimiz en kahraman cenkliği,
Büyürken vazgectiklerimizi yada vazgeçittirdikleri seyleri,
Ne Olacak Halim...
Çabuk mu büyüdük dersin
Biliyorum..
NE Olacak Halim...
Sen bu satırları okurken, ben nerde olacağım kim bilir.
Neleri bırakmış olacağım birde,
Ne aşkları
Ne başlangıçları
Ne ayrılıkları tıpkı senin gibi.
Biliyormusun...
Tek sorum var kendimle şimdi

Ahhh
Ne Olacak Şimdi Halim....


YARALARIMDAN SEV BENİ

Kadın ayakkabısını çıkardı. Sızlayan ayaklarını ovuşturarak koltuğa oturdu.
Bu ayakkabıları neden giymediğimi unutmuşum ama giydikten iki saat sonra hatırladım" dedi gülerek. Ayak bileğinin arkası su toplamıştı ve gün boyunca çıkaramadığı ayakkabılar su toplamış bölgeyi iyice örselemiş, açık bir yara haline getirmişti.

Kadın saçlarını kulağının arkasına attı. Akşam olmuştu. Pencerenin önüne dizilmiş çiçeklerin arasında birkaç mum yanıyordu. Dışarıda esen sert rüzgârın sesi odanın içindeki anlık sessizliğin üzerine düştü.

Koltuğun önündeki eski ahşap sehpada pempe gül desenli eski bir fincanın içindeki kahvenin dumanı tütüyordu.

Adam kadının ayaklarını ellerinin arasına aldı.

Mumun alevi titredi.
Ayak bileğindeki o küçük açık yaraya baktı adam. Sonra öpmeye başladı. Bir kedinin yavrusunun yarasını iyi etme çabası gibi bir şevkatle ve dakikalarca öptü adam o yarayı...

***

"Nasılsın?" diye soruyordu genç kadın attığı mesajda.

"Korkuyorum diye geldi yanıt. Bir an bu içten itiraf karşısında ne yazacağını bilemedi genç kadın. Kimseye, hiç kimseye ufacık bir zaafını göstermeyen adam ilk defa böyle bir kapı açıyordu çünkü. "Korkuyorum" diyordu. "Bana yardım et. Tut elimden, ya düşersem" diyordu. "Korkma" diye yazdı genç kadın. "Her şeyin bir telafisi var. Düşsen bile kalkarsın. Eğer istersen yanında ben varım. Belki istemesen de ben varım. Elini uzat yeter. Korkunun açık kalan kapısını kapama bana.. Bırak seni korktuğun yerden tutayım"


***

Cenazenin yavaş yavaş dağılan kalabalığına bakıyordu kadın. Kalabalıktan hiç kimse bilmiyordu yolcu edilen kişi onun için ne ifade ediyordu... Yağmur başlamak üzereydi. Cami iyice boşalmıştı. Oturduğu bankta boş gözlerle etrafı seyretti bir süre. Sonbahar bitiyordu. İçindeki zehiri daha da çoğaltacak olan koca bir kış vardı önünde. Ellerine baktı başını eğip sonra ayakkabılarına. Beraber almışlardı gecen kış. "Hayat böyle işte" diye düşündü. Kimin aklına gelirdi o ayakkabılarla bu cenazeye gelinecek. Yanına biri oturdu kadının. Yorgunlukla başını çevirip kim olduğuna baktı bir an. Aynı mutsuzlukla bakan bir çift gözle karşılaştı. "Bana söylemişti" dedi yanına oturan genç kız. "Sizi çok sevdiğini bana yıllar önce söylemişti. Sadece isminizi bilmiyordum. Babamın sevmekten bıkmadığı kadın bana emanet bıraktığı bir dost sayılır... değil mi?"

Şu anda yanında oturan ve büyümesini uzaktan, gizlice, hep üçüncü kişi olarak seyrettiği genç kızın bu sözleri kadının içindeki zehir şişesini devirdi sanki. Sanki yakarak ağzından, burnundan, gözlerinden dışarı boşaldı o zehir... Sadece elini tutabildi genç kızın... "Nasıl tanıdın beni?" diyebildi sadece...


***

Boğazım ağrıyordu. Burnum tıkalıydı ve yükselen ateşim bütün vücuduma bir titreme yayıyordu. Baş ucumdaki lambayı yaktım. Boğazımdaki gıcık yüzünden öksürmek istiyor ama yanımda yatan kızımı uyandırmaktan çekmiyordum. Sanki yatağa biri çizmiş gibi elleri yanaklarında, fındık burnu ve kiraz dudaklarıyla tatlı tatlı uyuyordu. Ona bakarken baktığımı hissetmiş gibi açü gözlerini. "Ne oldu anne?" diye sordu. "Hasta oldum ben" dedim. "Gene mi" dedi gözlerini kırpıştırarak... "Gene" dedim gülmemi tutamayarak..

"Göster ağrıyan yerini öpeyim anne, öpeyim geçsin canım" dedi...
Minik elleriyle görünmez yaralarımı okşarken gözlerim acıdı.


***

Kim birini yaralarından sevmeye başlasa böyle olmaz mı zaten...
Acımaz mı sevilenin gözleri...
Acıyan gözler güçlenen yüreğin yüzdeki yansımasıdır aslında.
Çeliğe su vermek gibi...
Birini yarasından sevmek yüreği suya kavuşturmaktır...
Yürek çeliğe işte böyle dönüşür...


BİR BAŞAK'IN MAYIS SENDROMU

Yılbaşı gecesi mutfakta portakallı, ballı tavuğu servis tabağına koyarken ardı ardına mesajlar düşmeye başladı telefonuma.

Telefonum da anormal benim.

Mesela iki gündür açılmamaya karar verdi. Bazen de telefon çalıyor, yanıtlamak istiyorum ama bir türlü açamıyorum aleti. Çalıp duruyor telefon. Yanıtsız çağrılar birikip duruyor. Bazen de işte böyle mesajları biriktirip hepsinden aynı anda haberdar ediyor.

Bir telefon doktoruna götür diyeceksiniz ama bugünlerde bir de telefonumu tamir ettirmek istemiyorum.

Çünkü çok uzun zamandır evimi tamir ettiremiyorum. Telefonumu nasıl tamir ettireyim?

Ne diyordum? Hah, yılbaşı gecesi gelen mesajlar... Konuyu yılbaşı mesajından tamire bağlayacağım şimdi.


***

Sevgili arkadaşım Ayşenur Yazıcı, gözümün bebeği dergim Gülümse'de astroloji yazıları yazmakta. Her ikimizin de burcu Başak olduğu için çok yakın gider hayat serüvenimiz. Aramızda hepitopu iki günlük bir fark var.

Neyse, yılbaşı gecesi Tuğçe Baran'ın da aralarında olduğu bir grup arkadaşım yemek masasında beni beklerken ben servis tabağını bir kenara bırakıp bir anda şakır şukur yığılan mesajlara bakayım dedim.

Ayşenur "müsait olunca beni ara, haritanla ilgili bir şey söylemeliyim" yazmıştı. Hadiiii!

Hemen banyoya kapanıp Ayşenur'u aradım, zira yorumlarında tutturmuşluğu çoktur. Aklımız şaşar yazdığı yorumlara.

"Alo, arkadaşım ne oluyor?" dedim telaşla.

"Hazırlıklı ol" dedi bana Ayşenur.

"Mayıs ayını sadece sen değil bütün Türkiye ağır geçirecek. Ama sende gördüklerim ciddi, şöyle, şöyle, şöyle" dedi.

Aldı mı beni bir "mayıs sıkıntısı!"


***

Her beş yılda böyle bir topluca ziyaret eder sorunlar beni. Biri de tek başına gelmez hani... Geldi mi ikişer üçer, hatta beşer beşer dizilirler...

Bugünlerde ne uyku uyuyabiliyorum ne de doğru dürüst yemek yiyebiliyorum.

Çoklukla imza günlerinde, söyleşilerde "öyle kötüydüm ki, televizyonda sizi izlerdim ve sorunların biteceğine inanırdım" ya da "her şeyin beni bulduğuna inanmış ve hayata küsmüştüm. Bir gün bir yazınızı okudum ve bana öyle iyi geldiniz ki" gibi, yaptığım işe beni çok mutlu eden anlamlar yükleyen okurlar olur.

Bugünlerde "hani okusam da bana iyi gelse bir yazar"a, "seyretsem de bana güzel şeyler anımsatsa bir televizyoncu"ya öyle ihtiyaç duyuyorum ki...


***

Evinizi tadilata almadan önce mutlaka bir psikiyatra başvurun. Çünkü kişisel sorunların büyük çoğunluğu böyle dönemlerde ortaya çıkarmış.

Eviniz yıkılıyor, siz içinde kalamıyorsunuz, ustaların en zorunu buluyorsunuz, günler geçiyor, iş bitmiyor ve o sırada dışarıdaki hayatta sorunlar yuvarlana yuvarlana bir çığa dönüşüyor...

Arkadaşlarımın bir kısmı beni uyarmıştı.

"Sen ilk kez tadilata giriyorsun, sana iki hafta dedilerse sen bunu en az altı hafta olarak düşün. Üç lira dedilerse en az sekiz lira say, genellikle her isteğine hayır derler ama sen dinleme. Bu arada hayatına ve sağlığına dikkat et" diyerek beni hazırlamaya çalıştılar ama olmadı...


***

Her köşe yazarının bir tadilat geyiği oluyormuş demek ki... Haftalardır kendimi tutuyordum ama az önce ustabaşı ile aramızdaki yüksek soprano diyalogumu duyan Vatan yedinci kat sakinlerinden tek tek özür dilemeye yüzüm tutmuyor. Ve öyle çaresizim, öyle mutsuzum ki...

Sanıyorum ustabaşı ile başlayan bu isyanım dalgalanarak devam edecek...

Tüyleri ürperten üçüncü sayfa cinayet haberleri böyle mi çıkıyor acaba?


KÖPEKLER HAVLIYOR

Arkadaşımın evine hırsız girmiş. Bütün ev halkı evdeyken; hatta içlerinden biri uyanık, biri ders çalışıyorken; evde vara yoğa havlayan köpek de varken hırsız bir güzel girmiş, telefon, cüzdan araba anahtarı ne varsa alıp gitmiş...

Arkadaşım öyle sinirliydi ki tabağına mama konduğunda bile "birisi belki ortak olur da yemeğimi yer" diye havlayan köpeğine ısıracakmış gibi bakıyordu.

Köpek anlamız havlamanın bir işe yaramayacağını anlamış, sehpanın altından dışarı çıkmıyordu.

Böyle durumlarda söylenecek şey öyle az ki... Hay Allah, geçmiş olsun, vah vah, "polise haber verdiniz mi" (dünyanın en çıldırtıcı sorusudur o anda) "sigorta yaptırsaydınız keşke" (dünyanın en boğmaca öğürüdür o anda) "geçende bizim de bir ahbap yaşadı vallahi aynısını" (dünyanın en tahammül edilemez monologudur o anda)...

Bu gergin tekrarlar olmasın değişik bir cümle olsun diye, "Demek havlamadı köpek" dedim.

Meğer düğmeye basmışım: "Evet, zehirlemeyi düşünüyorum bu hayvanı" dedi arkadaşım gözlerini kısarak.

Sehpanın altındaki, söyleneni anlamış olmalı ki
"lyykııykkı" deyip mutfağa kaçtı.

***

Bazı köpekler böyledir. Nedensiz olarak gelene geçene havlar, hadi lazım oldun, bak hırsız girdi, işte tecavüzcü, aha saldırıyorlar dediğinizde tuhaf bir şekilde uykuya geçer.

Hani köpektin, bağırınıp duruyordun, bari bir işe yara! Yok...

Ben en çok küçük köpeklere şaşarım.

Boylarına poslarına bakmadan tiz perdeden durmaksızın havlarlar. Sonra da iri bir köpeğin hışmına uğrar, dayağı yer otururlar.

Arkadaşımın köpeği sevimli bir köpek aslında.

Eve giren hırsızı etkisizleştiremese bile ev halkını uyarabilecek kadar zeki ve yüksek sesli üstelik.

Ama nedense o gece uyumuş işte.

***

Birkaç saattir bilgisayar başındayım. Yazmam gereken yazıları toparlamaya uğraşıyorum.

Gecenin geç bir saati olmasına rağmen bahçede birkaç köpek çılgınlar gibi havlıyor.

Pencereden baktım bir ara, ne oluyor diye.

Hiçbir şey olduğu yok.

Sitenin bekçileri dolanıyor, tuvalete çıkmış köpekler de büyük ihtimalle bekçilere laf atıyor.

Buyur buradan yak.

"Bekçiye" değil köpeğim canım, "hırsıza" havlayacaksın.

***

Evdeki bir dolu şeyi hırsıza kaptıran arkadaşım sehpanın altından fırlayıp içeri kaçan köpeğinin ardından gitti.

Az sonra köpek kucağında, okşayarak içeri girdi.

Hem okşuyor hem de konuşuyordu:

- Bak benim canım, bebeğim. Tabağındaki yemek senin önüne konduysa belirli ki senindir. O senin tabağın. Kimse senin kemiğine tenezzül etmez. Senden ricam, böyle saçma sapan bir şekilde ev halkına havlamayı kes. Komşu köpeklerle anlamsız dalaşmalarından da nefret ediyorum. Senden evimizi korumanı bekliyorduk ama sen ne yaptın? Sana ihtiyaç duyduğumuzda uyudun. Senin görevin bizi korumak ve uyarmak. Bunu unutma!..

Arkadaşımın, söylevini gözünü kırpmadan dinleyen sevimli köpeği kucaktan kurtulur kurtulmaz tekrar sehpanın altına girdi.

"Bu şimdi bir şey anladı mı ki?" diye sordum.

"O anlamıştır, sen merak etme" dedi arkadaşım.

"İyi" dedim ben de.
Anladıysa...


YAZ BİTMESİN KİTABINDAN...

Sanki hiç vedalaşmamışım herhangi biriyle...
Sanki artık hiç özlemiyorum...Kimseyi...
Yazlıklardan ayrılan güneşten solmuş tişörtlerinin omuzlarında
getirirlerdi küçük yaz aşkının ayrılığını
Mektuplarla.arada bir güçlükle açılan telefonlarla yaşatılırdı biraz daha.
Yaz bitimi,20'li yıllarım başlayana dek daha derin acıtırdı kalbimi,
ve o zamanlar daha çabuk onarabilirdi kalbim kendini.
Bir ayrılığın,uzun bir yola çıkmanın,bir şehre son kez bakmanın,
burukluğu ile baş etmeyi öğrendim sonunda...


CANIM KIZIM

Meğer sanaymış yolculuğum. Burgun kendime neden yasadığımı sordum; bir anlamı olmalıydı basımdan gecen onca şeyin; bir karşılığım olmalıydı hayatta.bu soruyu sorduğumda kendime yirmi üç yasındaydım. Ellerim yaslanmamıştı henüz ama soluk soluğa kalmış yorgun bir çocuktum, bildiğim her şeyden, herkesten uzaktaydım..
Yalnızlık, yabancılık, haksızlık dünya kederleri bir olup yüklenmişlerdi bir gece kalbime. Balkona çıktım, dördüncü kattaydım.soğuk bir kıs gecesiydi. Demirleri tuttum caddeyi seyrettim ağlayarak. Göreceksin insan nasıl acır kendine böyle anlarda... Yüz yirmi dokuz numaralı otobüs geçiyordu ve bir kız köşedeki benzinciden çıkmış; elinde bira şişesi ağlıyordu, uzundu sacları.kaldırıma oturdu elindeki bira şişesini karşısındaki saat kulesine fırlattı. Saat oniki'ye on vardı ve belirli ki ikimizinde canı çok yanmaktaydı...
Annem geldi aklıma bir Pazar dönüşü elimi avucunun içinde kavrayışı ve bana doğumumu anlatısı. Yalnızmış sancıları geldiğinde; çok korkmuş ya başaramazsa diye. Balkona çıkmış insanları seyretmiş başka kadınlarda çekti bu sancıyı diyerek ve başka insanların acılarından güç alarak doğuma girmiş. Doğduğumda yaptığı ilk şey saate bakmak olmuş. Saat öğlen oniki'ye on varmış. İşte böyle demiştim kendi kendime; buraya kadarmış. Sonra çilekli pastayı, çaldığım vişneleri, limonlu dondurmayı ne çok sevdiğimi düşündüm. Saclarımı uzatacaktım, para biriktirip yollara çıkacaktım ve bir daha hiç yirmi üç yaşında olmayacaktım. Büyük kararlardan önce mutlaka bir gece beklemeli eğer sabah aynıysa her şey o zaman düşünmeli bitirmeyi bir hikayeyi.. Ertesi gün güneşli bir sabahtı; çoktan düşmüştü ruhumun ve kederimin ateşi...
O günden sonra neler oldu bir bilsen...sana anlatacak o kadar çok şeyim var ki. Çok korkuyorum severmisin acaba beni? İyi bir anne olabilecek miyim? Koruyabilecek miyim seni? Kalbimde ve zihnimde biriktirdiklerimi eksiksiz iletebilecek miyim sana?
Takvimler bir sonbahar çocuğu olacağını söylüyor. Annende sonbaharda doğmuş bir bebekti. Bu mevsim hüzünlüdür kızım ve çok sever güneşi.şuanda minicik tekmelerinle ben burdayım diyorsun. Gelişine az kaldı. Seni sevinçle beklerken odanı hazırlıyoruz hevesle.ama ne yazık ki odan kadar sessiz ve özenli bir ülkeye gelmiyorsun. İsterdim ki benim gördüklerime sen şahit olma ama onlar sana bile yetişti. Geleceği zamanı kendi seçen biri olarak güçlü ve bendende önde olacağını biliyorum umarım sende seversin karıncaları, kedileri ve kelebekleri. Ben babasını çok özleyen bir çocuktum dilerim sen ayrı kalmazsın seni sevinçle bekleyen babandan....
Anneler ve babalar tanıyacaksın bizden başka. Oğluna söz verdiği bisikleti alamadığında notalarla oğlunun adını yazan bıyıklı yorgun babaları, ya da kendi giyemediği mavi yirmi üç nisan elbisesini sabaha dek uyumadan kızına diken anneleri, sonra kendinden başkasını düşünmeyenleri, kendi öfkesinde boğulanları ve yalancıları tanıyacaksın. AŞk'ı tanıyacaksın bir gün, kalbim kırılacak ve belki kıracaksın birilerini... İyi bir tamirci ol kızım, çabuk onar kırdığın kalplere ve çaresiz kalma kendi kırık kalbine. Sen şimdi kendi öykünü yazmaya geliyorsun.
Hayat iki seçenek sunuyor: ya payına düşen kederi parlatacaksın; ya da ömrünle iyi geçinmeye bakacaksın. İkincisini tercih edersin umarım...
Bana öğretildiği gibi kızım; öğrendiğin çiçek adlarını unutma, kelebekleri kitap arasında kurutma, kin büyütme kalbinde ve incitme kimseyi...
Dilerim dünyaya geliş nedenini sen çabuk bulursun.yolun acık olsun....


ÇİÇEKLER VE BÖCEKLER

Fötr şapkalı ve yelekli adam, elinde bir kucak dolusu kırmızı gülle, sigara dumanına boğulmuş bara girdi.

Müdavimler kadehlerini masalarına bırakıp kahkaha ve alkışlarla karşıladılar onu. Güllerden birini dişlerinin arasına sıkıştırarak kendisine doğru seyirtişini hoşnutsuz bakışlarıyla izleyen bir başka yelekli adama yöneldi. Kucağına oturdu onun ve dudaklarına eğildi...

Bu çıldırtıcı saldırıyla öfkeden deliye döndü Picasso!

Kucağındaki Modigliani yi kaldırıp masaya fırlattı.

Bardakilerin şehvetli çığlıkları arasında başlayan kavga, sarhoş sarhoş gülümseyen Modigliani'nin, Picasso'nun yumruklarına kayıtsız kalmasıyla yarıda kesildi.

"Benden niye bu kadar nefret ediyorsun?" diye sordu Picasso Modigliani'ye..

Senden nefret etmiyorum. Kendimden nefret ediyorum ben" dedi. Dışarıda, uzun boyunlu genç bir kadın bekliyordu onu...

Gece soğuk ve karanlıktı.

İçerisi sıcak, dumanlı ve kalabalıktı. Kalabalık, kanlı bir yarış istiyordu...

***
Soylu bir düşmanlık hikâyesidir bu aslında. Günümüzde hiç rastlanmayan türden hem de..

Mozart ile Salieri arasındaki gibi mesela; nefretle beslenen bir varolma biçimi!

Yaşamları denk değilmiş gibi görünür uzaktan bakıldığında. Picasso da Salieri de daha iyi yaşamıştır rakiplerine (düşmanlarına) nazaran.

Eserleri, hayranları, mevkileri, siyasi güçleri hep birkaç adım önde resmetmiştir onları yaşadıkları dönemin tarihine.

Mozart da Modigliani de yokluk, yoksulluk içinde öldü...

Picasso da Salieri de zenginlik içinde uzun ömür sürdü...

Düşmanlarının ölümsüzlüğünü görebilecek kadar uzun hem de...


***

Siyasetin ve edebiyatın soylu isimleri hayattan çekildi birer birer..

Bu yüzden siyasette, sanatta ve hayatta, "yukarıda" olduğunu iddia etse de kimileri, çıta çok daha aşağılarda artık.

Picasso ve Salieri rakiplerini yaşatmak için çok uğraşmış iki büyük sanatçıdır. Her ikisi de rakibini garip bir biçimde uyuşturucudan, borç batağından ve bunalımdan çekip çıkartmaya çalışmıştır.

Belki o muhteşem yetenek ve cevhere karşı korkunç bir kıskançlık içinde verdikleri mücadeleyi kaybetmemek için...

Tıpkı Ankara Savaşı'nda Timurlenk'in Beyazıt'ı esir aldıktan sonra gösterdiği olağanüstü özen ve saygı gibi... Böyle bir düşmanın karşısında olmanın gururuydu belki de gerçek zafer duygusunu yaşatan...

Ya da şu kadar basit bir cümleyi paylaşabilmekti gökkubbe altında:

"Ey Beyazıt! Kala kala senin gibi körle benim gibi bir topala mı kaldı şimdi şu koca dünya?"

Yani anlayabilmekti diğerini...

***

Yeni yılın ilk günü bugün...

"Çiçekler ve böcekler"le dolu dünyamızda, şair Özkan Mert'in tanımıyla "çay ve elma kokan tek planefte, dostlar ve ne yazık ki düşmanlarla dolu yeni bir yıla daha başladık...

Sanatta, siyasette ve hayatta o alçaktaki çıtanın önünde duranlar "haydi atla üzerimden" diyorlar aslında.

Farkındasınız değil mi, yok artık o soylu düşmanlar...

Küçük hesapların peşinde, eskiz olarak kalmış suretlere bakacaksınız bu yıl da her öfkelendiğinizde..

Ben kendime diyorum ki: "Nefes al ve yeni yılda dostlarına mutlu bir ömür dile..."

Peki ya diğerlerine?

Gerçekten, ne dileyebilir ki insan dost olmayan birine?

Belki uzun bir ömür... Düşmanının ölümsüzlüğünü görebilecek kadar uzun bir ömür hem de...

Görüntüleme:38723, Cevaplar:0
Facebook'ta paylaş.

Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler



iclal aydın yazı ve şiirleri Konusuna Benzer Konular
İclal Aydın
14 Eylül 1971'de doğdu. Memur olan anne ve babası o tarihte Nevşehir'de görev yaptıkları için doğum yeri Nevşehir. O bir yaşındayken yine tayin...
İclal Aydın
Sesine Yorumuna Hayran Olduğum Bir İnsan ..
İclâl Aydın - Gel. [B.A]
Her şarkının içinde ben seni görürüm Sevdan bir nefes çekmezsem ölürüm
iclal aydın zor günler
4371506500958967243 :gul:güzel Bir Video İzLemenizi Tabsiye Ederim :gul:
Zor Gün£ér.... {İcLaL Aydın..Ses£i}
bi£gisayarınızın sesini açınız.......... :hhh: http://www.istekfm.com/ssiir/zorgunler.wma benden önce söylenmiş sözlerin haklılığına...



Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 14:35 .