|
| |||||||
| Kayıt ol | Yardım | Resim Yükle | Üye Listesi | Ajanda | Skorlu Flash Oyunlar | Forumları Okundu Kabul Et |
|
Hikayeler & Öyküler Kategorisindeki TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ konusu; Burdur’dan Antalya’ya doğru giderken yaklaşık 38 km. uzaklıkta bulunan Arvallı yeni adı ile Bağsaray köyünde geçer hikaye. Hikayeye göre Hatçe isminde bir güzel kadın köyün meydanındaki duvarında çift oluklu pınar ...
![]() |
| | plus | LinkBack | Seçenekler | Stil |
| | #21 |
| Hayatımın B[A]skenti ![]() | Burdur’dan Antalya’ya doğru giderken yaklaşık 38 km. uzaklıkta bulunan Arvallı yeni adı ile Bağsaray köyünde geçer hikaye.Hikayeye göre Hatçe isminde bir güzel kadın köyün meydanındaki duvarında çift oluklu pınar bulunan bir evde oturur. Türküde sözü geçen pınar bu pınardır. Hatçe güzel ve alımlı bir köy güzelidir. Köyün çobanı Hatça’ya gönlünü kaptırır. O da çobanı sever. Ne var ki Hatçe evlidir.Kader onları bir türlü bir araya getirmemiştir. Her ne kadar olumsuzluklar çok olsa da aşklarına engel olamazlar ve bir zaman sonra birlikte kaçmaya karar verirler. Çobanla birlikte kaçarak Antalya’ya yerleşirler. Yaklaşık 5 ay sonra yakın bir köyde (Kayış) de buna benzer bir olay gerçekleşir ve İbrahim Can isimli mahalli sanatçı bu türküyü yakar. Denizin Dibinde (Hatça) Denizin dibinde demirden evler Ak gerdanın altında çiftedir benler O kınalı parmaklarda o beyaz eller Yolcuyu yolundan eyleyen dilber Ovalara duman inmiş göremedin mi A kız kendi saçını öremedin mi Alçaklara karlar yağmış yükseklere buz Gel seninle gezelim ince belli kız Arvalı'nın önünde pınarlar harlar Hatçam çıkmış pencereye ay gibi parlar Ben Hatça'yı yitirdim dumanlı dağlar Gözlerimin pınarları durmadan çağlar Dalga dalga dalga dalga dalgalanıyor Hatça'yı görenler sevdalanıyor Onu onu onu onu onu onuna Ben de yandım Hatça'nın basma donuna Yüce dağbaşında ekin ekilmez Yağmur yağmayınca kökü sökülmez Ellerin köyünde kahır çekilmez Doldur doldur ağuları içelim Hatçam Ovalara duman inmiş göremedin mi A kız kendi saçını öremedin mi Alçaklara karlar yağmış yükseklere buz Gel seninle gezelim ince belli kız ... .. |
|
| | #22 |
| Hayatımın B[A]skenti ![]() | Bundan yıllar önce o yılki kazancı kötü olan bir aile Ilıcaya gidemeyeceklerini anlayınca bir çare ararlar ve sonunda evlerinin çatı kiremitlerini satıp döndüğümüzde çalışır tekrar alırız diyerek Ilıcaya gitmeye karar verirler. Biraz da yazın son dönemi olan güze denk gelir herhalde ki Ilıca’ya giderler. O devirde şimdiki gibi vasıta çok olmadığından bir atlı araba veya fayton birilerini götürdüğünde dönerken de başkalarını getirdiği gibi bir başkalarından da “ bizi falan zaman götürüver “ diye sipariş alırlarmış. Bilhassa Ilıca şehir merkezine en uzak kaplıca olduğundan oraya giden bir aile şehire 2 – 3 ay gelmezmiş. Bu olayın kahramanı aile de biraz zamanı uzatırlar ve Kütahya’ya döndüklerinde karşıdan bakıyorlar dağlar karla kaplı “ eyvah yandık “ çığlıklarıyla bir an önce evlerine koşarlar. Kapıyı açtıklarında tüm eşyalarının (Yatak yastık yorgan kilim minder giyecekler v.b) kar sularından perişan hale geldiğini görüp otururlar ve başlarlar ağlaşmaya ;Kar mı yağdı Kütahya’nın dağına aman Ateş düştü Ciğerimin aman bağına hey!Diyerek ağıtlar yakarlar. Bu ağıt zaman içinde dilden dile dolaşarak türkü haline gelmiş ve Kütahya folklorunde birinci zeybek oyunu olarak yerini almıştır. Kar Mı Yağdı Kütahya'nın Dağına Kar mı yağdı Kütahya'nın dağına Ateş düştü ciğerimin bağına Gül donatmış şalvarının ağına Kayırma sevdiğim gün böyle kalmaz Yanar yüreğimin ateşi sönmez Çubuğum yok yol üstüne uzatsam Dermanım yok yar yolunu gözetsem Menendin yok seni kime benzetsem A dağlar ey dağlar laleli dağlar Elleri koynunda bir gelin ağlar Melek misin yeşil donlar giyersin Cellat mısın tatlı cana kıyarsın Çocuk musun el sözüne uyarsın Açıldı çiçekler gelmedi yazlar Elleri koynunda bir gelin ağlar |
|
| | #23 |
| Hayatımın B[A]skenti ![]() | Şu Milas'ın İçinde Yüksel Milas Orta Okulu’nda okuyan körpecik güzeller güzeli bir kızdır. İbrahim ise astsubay okuluna gitmeye hazırlanan bir delikanlı.İbrahim genç kızın güzelliğine hayran kalır ve ona delicesine aşık olur. Aşkını kabul ettirebilmek için aylarca okul çıkışlarında Yükseli bekler. Her akşam onu evine kadar takip eder ve yolun sonuna geldiğinde arkasından buruk bir şekilde bakarak sessizce geri döner. Her karşılaştığında genç kıza aşkına ısrarla anlatır ama hiçbir zaman karşılık bulamaz. Tek taraflı platonik bir aşktır İbrahim’in aşkı. Öte yandan kızın aile yapısıyla delikanlının aile yapısı arasında dağlar kadar fark vardır. Üstelik Yüksel İbrahim’e hiçbir zaman yakınlık duymaz hiçbir zaman olumlu cevap vermez. Durumu ailesine bildirir rahatsızlık duyduğunu önlem alınmasını ister.Gönlü genç kızın gönlüdür. Sevmez sevmez. Ama işin içinde bir kara sevda vardır. Zaten nedenleri olmasa bazı sevdalara "kara sevda" denir miydi hiç? İbrahim’in Yüksel’e yaklaşması yasak ama gönül ferman dinlemiyor ki. Bir gün İbrahim’i Askeri okuldan ararlar. Astsubay olmak için her şey hazırdır. İbrahim gitmeden önce son kez Yüksel’in yolunu keser ve onu ne kadar çok sevdiğini defalarca söyler ısrarla kendisini beklemesini ister. Ama kızın cevabı her zamanki gibi çok sert ve net olur; "Hayır!... Seni istemiyorum. Zorla güzellik olmaz."Bundan sonra her şeyi göze almış olan İbrahim kızın evinin kapısını zorlayarak açar mutluluktan ve yaşamdan ümidini kesmiş gözü kararmıştır. Elindeki bıçağı genç kıza defalarca saplar.Ortaokul öğrencisi güzeller güzeli körpecik bir kız olan Yüksel hayatının baharında ölümle kucaklaşır. İbrahim ise sonucu biliyormuş gibi yanında getirdiği zehiri içerek kendi hayatına da sonlandırır ve acılar içinde can verir.Şu Milas'ın İçinde Şu Milas'ın içinde ben bir tek güldüm Goncalarım açmadan soldum döküldüm Gençliğime doymadan yar için öldüm Hazan yaprağı gibi birden döküldüm Gönül verdiğim kızın adı Yüksel'di Can verirken feryadı da arşa yükseldi Kabahat ne ondaydı ne de bendeydi Alnımıza yazılmış bu bir eceldi |
|
| | #24 |
| Hayatımın B[A]skenti ![]() | Neşet Ertaş'ın en sevilen türkülerinden biri de "Zahide'm" . Ertaş'a "Zahide'nin kim olduğunu sorduk". "Herkesin bir Zahide'si var" yanıtını verdi. Yine sorduk: -Sizinkisi hangisi? -Sevdim kavuşamadım... Zahide'm türküsünü çığırdım... Türkü çok tutuldu... Sonra baktım başka türkücüler Zahide'm türküsüne yeni yeni dörtlükler eklemeye başladılar... Zahide'm türküsü uzadıkça uzadı.. Sanki destan olup çıktı... Meğer herkesin bir Zahide'si varmış.-Ya sizinki? -Benimki boynumu bükük koyan bir eski aşk hikayesi.(Kendi ağzından) Zahidem Zahide kurbanım n'olacak halim Yine bir laf duydum kırıldı belim Gelenden gidenden haber sorarım Zahidem bu hafta oluyor gelin Hezeli de deli gönül hezeli Çiçek Dağı döktü m'ola gazeli Dolaştım alemi gurbet gezeli Bulamadım Zahide'den güzeli Gurbet ellerinde esirim esir Zahide kurbanım hep bende kusur Eğer anan seni bana verirse Nemize yetmiyor el kadar hasır |
|
| | #25 |
| Hayatımın B[A]skenti ![]() | Rize'nin şimdiki adı Portakallık olan Haldoz mahallesindeki bir düğünde kardeşinin bıçakla karnından yaralanması üzerine kendisine haber verilen Sandıkçı Şükrü olay yerine giderek kardeşini kanlar içinde buluyor ve kardeşini yaralayan Abdi Ağa'nın uşağını (bir anlatıma göre de Abdi Ağayı) orada vuruyor.Bu olay üzerine hapishaneye düşen Sandıkçı Şükrü bir süre sonra bazı arkadaşlarıyla birlikte hapishaneden kaçıyor ve dağa çıkıyor. Sandıkçı Şükrü dağa çıktıktan sonra yönetimle işbirliği yaparak kendisini hileyle zehirlemek isteyen biriyle karısı Fadime'yi elinden almak isteyen başka birini öldürüyor. Sandıkçı Şükrü'nün adı bu olaylardan sonra daha da yaygınlaşıyor. Fakirlere bir şey yapmaması zenginlerle mücadele etmesi yüzünden halk tarafından da seviliyor ve destekleniyor. Bu ve benzeri erdemleri yüzünden kendisine yardım edenler çoğalıyor.Sandıkçı Şükrü'nün türküde adı geçen Perilizade adında zengin birine haberler göndererek yoksullara mısır dağıtmasını istediği yoksa kendisini cezalandıracağı tehdidinde bulunduğu söylenir. Nitekim Sandıkçı Şükrü'nün isteğini yerine getirmeyen Perilizade'nin mısırlarını adamlarına toplattırdığı ve yoksullara dağıttırdığı yaşlılarca da anlatılır.Rize'nin Camiönü (Arkotil) mahallesinden Hüseyin Kutlu adında Sandıkçı Şükrü dönemine yetişmiş bir yaşlı "Çevrede başı belaya giren Sandıkçı'nın yanına geliyordu. Sandıkçı hem geleni koruyor hem yardım ediyordu" diyor.Kardeşiyle birlikte türküde adı geçen Urusba (şimdiki adı Uzunkaya) köyünde eski bir kahvede otururken zaptiyeler çevresini sarıyorlar. Zaptiye Çavuşu Abbas Çavuş Sandıkçı'nın teslim olmasını istiyor ancak Sandıkçı kabul etmeyerek Abbas Çavuş'tan çekip gitmelerini istiyor. Zaptiye Çavuşu da bunu kabul etmeyince çatışma çıkıyor. Sandıkçı ve kardeşi Zaptiye Çavuşu ile birkaç zaptiyeyi öldürerek kaçıyor.Sandıkçı Şükrü'nün bu olaydan sonra bir ara yakalanıp zincire vurularak batıya gönderildiği fakat kapatıldığı yerden atlayıp Rizeli sandalcılar tarafından kurtarıldığı anlatılır. Sandıkçı Şükrü'nün Sinop kalesinde tutukluyken denize atladığı ve kurtulduğu anlaşılıyor. Sandıkçı Şükrü'nün yakalanmaması ve her geçen zaman içinde daha çok halk desteği sağlaması üzerine Trabzon Valisi Kadir Paşa önemli sayıda adam toplayarak Sandıkçı'nın üzerine gönderiyor. Sandıkçı'nın üzerine gönderilen süvariler Kolcu kayıklarının Reisi Varilcioğlu Sadık'ı da yanlarına alıyorlar. Sandıkçı Şükrü Of ilçesinin İkizdere köyü yakınlarındaki Sanlı adlı bir mezrada bir yaşlı kadının evinde otururken ihbar ediliyor. Çevresi atlılarca sarılıyor. Varilcioğlu da yanlarında.Sandıkçı Şükrü teslim olmak istemiyor. Fakat eskiden tanıştığı Varilcioğlu Sadık teslim olursa öldürülmeyeceğini söyleyerek onu ikna ediyor. Sandıkçı Şükrü de buna inanarak tüfeği elinden teslim oluyor. Fakat Varilcioğlu ile zabtiyeler teslim olarak önlerinde yürüyen Sandıkçı Şükrü'yü arkadan kurşunlayarak öldürüyorlar. Türkülerden gövdesinin şehre getirilerek halka gösterildiği anlaşılıyor.Sandıkçı Şükrü'yü doğrudan gören ve tanıyan Refii Cevat Ulunay ondan "Yaptıklarına pişman olmuş fakat affedilmeyeceğini bildiği için teslim olmayan mert bir insan" olarak sözediyor.1843-1909 yılları arasında yaşamış Rizeli Kahya Salih adında dinci ve tutucu bir şairin de Sandıkçı Şükrü'yle ilgili bir destanı bulunuyor. Karadeniz Türkçe'siyle yazılan destanda "Şükri dedikleri bir merd eşkıya"nın "Devlet hükümatina" kurşun attığı için öldürüldüğü anlatılıyor. Kaynak: Öyküleriyle Halk Türküleri (Notalı) - Hamdi Tanses Eşkiya Dünyaya Sene 1341 mevsime uydum Sebep oldu şeytan bir cana kıydım Katil defterine adını koydum Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz Sen üzülme anam benim dertlerim çoktur Çektiğim çilenin hesabı yoktur Yiğitlik yolunda üstüme yoktur Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz Çok zamandır çektim kahrı zindanı Bize de mesken oldu Sinop'un hanı Firar etmeyilen buldum amanı Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz Sinop kalesinden uçtum denize Tam üç gün üç gece göründü Rize Karşı ki dağlardan gel oldu bize Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz Bir yanımı sardı müfreze kolu Bir yanımı sardı Varilcioğlu Beşyüz atlıylan kestiler yolu Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz |
|
| | #26 |
| Hayatımın B[A]skenti ![]() | Sarı Gelin 1 Eski bir türkü son günlerde yeniden sık çalınır ve dinlenir oldu. Günlük bir gazetede çıkan yazıdan türkü hakkında çeşitli iddiaların ortalıkta dolaştığını öğrendik (Hürriyet-2000). Önce bu iddialara bakalım: "Azerbaycanlılar bu türkünün Azerî türküsü olduğunu ifade ediyorlar. Azerbaycan Büyükelçisi "Ermenicede sarı ve gelin kelimeleri yok. Bizde iki üç yüz yıldan beri söyleniyor. Milletvekili Yılmaz Karakoyunlu bu türküyü Ermenilere mal etti!" diye dert yanıyor.Sarı Gelin türküsü Kuzeydoğu Anadolu coğrafyasında ortaya çıkmıştır. Türklerin büyük bir kolunu teşkil eden Kıpçakların diğer adı da Kuman'dır. Diğer kavimler Kıpçakları "sarışın" anlamına gelen "Kuman" adıyla veya bu anlama gelen başka kelimelerle anmışlardır.Sarı Gelin eski çağlardan beri Çoruh ve Kür ırmakları boyunda yaşayan Hristiyan Kıpçak beyinin kızıdır. Bölgeye gelen Arap din adamlarından birinin âşık olduğu bu sarışın güzel etrafında gelişen efsaneler Kars ve Erzurum yörelerinde yaşamaktadır.Türk kültüründen etkilenen Ermeniler arasında birçok şifahî halk edebiyatı ürünümüzün yaşıyor olması Sarı Gelin türküsünün bir Ermeni türküsü olduğu iddiasının ortaya çıkmasına sebep olmuştur.Bu yazıda Çoruh ve Kür ırmakları boyunda yaşayan Kıpçak Türklerinden bahisle onların izlerini taşıyan bir efsanenin varyantları üzerinde durulmuştur. Sarı Gelin'in bu efsaneyle birlikte birkaç varyantını tespit edebildiğimiz bir türküye konu olması ve hatta bölgede bu adla anılan bir halk oyununun bulunması tesadüf olamaz.Eski bir türkü son günlerde yeniden sık çalınır ve dinlenir oldu.Günlük bir gazetede çıkan yazıdan türkü hakkında çeşitli iddiaların ortalıkta dolaştığını öğrendik (Hürriyet-2000). Önce bu iddialara bakalım:"Azerbaycanlılar bu türkünün Azerî türküsü olduğunu ifade ediyorlar. Azerbaycan Büyükelçisi "Ermenicede sarı ve gelin kelimeleri yok. Bizde iki üç yüz yıldan beri söyleniyor. Milletvekili Yılmaz Karakoyunlu bu türküyü Ermenilere mal etti!" diye dert yanıyor.Türkü tartışmasına katılan bir Erzurumlu: "Sarı Gelin Ermeni kızıdır. Türkü bir dadaşın bu kıza olan âşkının nağmeleridir." diyerek türkünün hikâyesini Kurtuluş Savaşı yıllarına dayandırıyor. Bir Erzurumlu da "Bu türkü dadaş türküsüdür." diyor.Bir başka Erzurumlu türkünün bir filme meze yapıldığını güftesinin çarpıtıldığını belirterek öfkesini dile getiriyor.Milletvekili olan bir vatandaşımız yazdığı senaryodan bahsederken "Ermeniden beter Ermeni" üslûbuyla devletimizin Ermenilere haksızlık yaptığı noktasında duruyor. Bu noktayı senaryosunun merkezi hâline getiriyor. Sarı Gelin türküsünü de Erzurumlunun dediği gibi "meze" yapıyor! Milletvekilinin ifadelerinde şunlar da var: "Sarı gyalin anbele pare pare... Ermenice sarı dağlı demekmiş. Dağlı gelin yani. Ermenilerin Erzurum'dan ayrılırken Sarı Gelin'in müziğini götürmelerinden daha doğal ne olabilir ki?"Bir başka yazar söze karışıyor: "Ulusal aidiyet tartışmasını abes buldum doğrusu. Müziğin vatanı olur mu? Sarı Gelin kime ait olursa olsun güzel bir türkü." diyor.Müziğin vatanı olur veya olmaz; ama siz gidip onun bunun dillerde dolaşan şarkı sözlerisına benim derseniz gülerler! Çok eski bir musıki tarihi olan milletin kalkıp Ermeni'den türkü devşirmesi mümkün mü? Ama yüz yıllarca tebamız olmuş Ermenilerin bizden çok şey aldıklarını söyleyebiliriz. Bunun tersi de olabilir. Yani hakim halk tebadan da alabilir. Türkçedeki kelimelerin kökenine bakarsanız görürsünüz. Bunlar olağan şeyler ama yüz yıllardan beri söylene gelmiş bir türkü söz konusu olursa burada söyleyeceklerimiz vardır.Bir başka gazetede çıkan habere de göz atalım: "Yavuz Bingöl ve Yeşim salkım Sarı Gelin'in sinema uyarlamasında Ermeni düşmanlığına karşı bayrak açacak." deniliyor. Bu filmde türkücü Yavuz Bingöl Ermeni kızı rolündeki Yeşim Salkım'a âşık Türk subayını canlandıracakmış (Milliyet-2001).Kıpçakların bir adı da Kuman'dır. Bunlara Ruslar Polovets Ermeniler Xartes Almanlar Falben derlerdi ki bu kelimelerin hepsi sarışın anlamına gelmektedir (Rasonyı-1971: 136). Kumanlarla temasa gelen üç kavim Ruslar Almanlar ve Ermeniler Kumanları sadece "sarışınlar" diye isimlendirmişlerdir (Kurat-1992: 70).Kıpçakların güzel sarışın mavi gözlü yakışıklı oldukları birçok kaynakta belirtilmektedir (Kurat-1992: 70-72). Büyük şair Genceli Nizamî İskendername adlı eserinde Kıpçak güzelliğini dile getirmiştir. Ayrıca şairin karısı Afak/Apak da Derbentli bir Kıpçak kızıydı. Apak'ın güzelliği şairi derinden etkilemişti. Nizamî eserlerindeki kahramanlarda onu canlandırmıştır (Resulzade-1951: 48-49).Kumanlar XII. yüzyılda Gürcistan'da faaldiler. Gürcistan'ın parlak çağının başbuğu Kubasar bir Kıpçaklıdır. Devletin asker maliye ve devlet işlerinde Kıpçaklar söz sahibiydiler. Kraliçe Tamara'nın damarlarında da (annesinden dolayı) Kıpçak kanı vardır (Rasonyı-1971: 145).Selçuklu Türkleri tarafından sıkıştırılan Gürcistan onlara karşı savunmasız ve çaresiz kalmıştı. Gürcistan Kralı Kuzey Kafkasya ve Kıpçak Eli'nde yaşayan göçebe ve savaşçı Kıpçakları ülkesine davet etti. Bunlar arasından çıkarılan 45.000 kişilik güçlü bir orduyla Selçuklulara karşı saldırılara başladı. Gürcüler Kıpçak ordusu sayesinde Tiflis şehrini yeniden ele geçirdiler (Berdzenişvili-Canaşia-2000: 142-143).Sarışın insan güzeli ve Türk ırkının en yakışıklı soyundan olan Kıpçaklar Selçuklular tarafından ezilen Gürcistan hakimi Bagratlı hanedanını büyük bir kudretle canlandırdılar. 1080 yılından itibaren Selçuklu ülkesi durumuna gelen Ahıska Ardahan ve Göle dolayları 1124'te Kıpçakların eline geçti. Gürcülerle aynı dini Ortodoks Hristiyanlığı paylaşan Kıpçaklar kendi hesaplarına fethettikleri Kür ve Çoruh boylarına (Ahıska Ardahan Artvin ve Ardanuç dolaylarına) yerleştiler (Kırzıoğlu-1953: 377). Bugün Kür ve Çoruh ırmakları boyu ile Çıldır Gölü çevresinde yaşayan halk Kıpçakların torunlarıdır (Kurat-1992: 84).Gürcistan'a bağlı bir beylik iken bölgeye gelen İlhanlıların da yardımıyla 1267 yılında Tiflis'ten kopan Kıpçak Atabekliği Hükûmeti III. Murat zamanında 1578 yılında Serdar Lala Mustafa Paşa ve Özdemiroğlu Osman Paşanın fethiyle Osmanlı Devleti'ne katıldı (Zeyrek-2001). Bugün Ahıska Ardahan Artvin ve Erzurum'un kuzey ilçelerindeki kilise kalıntıları Osmanlı zamanında Müslüman olan bu Ortodoks Kıpçakların hatıralarıdır.Azerbaycan'da Kür ırmağı boylarında yaşayan bir efsane edebî eserlere de konu olmuştur. Azerbaycanlı şair Hüseyin Cavid Şeyh San'an adlı manzum piyesinde konusunu halk arasındaki yaygın efsanelerden almıştır. Arabistan'dan bu bölgeye gelerek İslâm dinini yaymağa çalışan din adamlarıyla ilgili bir efsanede Şeyh San'an'ın Tiflis-Gürcü Padişahının güzel kızı Humar Hanıma karşı duyduğu aşk macerası anlatılır. Bu kız uğruna Hristiyan hayatı yaşayan Şeyh yedi yıl sonra kızı Müslüman eder. Birlikte kaçmağa karar verirler. Bunları takip eden kralın askerleri yetişince âşıkların dileğiyle yer yarılır âşıkları içine alır. Âşıkların girdiği yerden kaynar sular çıkar. Kızına ve yaptıklarına üzülen kral bu suyun üzerine bir kilise yaptırarak hatıra bırakır (Kırzıoğlu-1953: 379-380).Ortodoks Kıpçaklardan kalan hatıralardan biri de Kars ve Erzurum çevresinde anlatılan "Şeyh San'an ile Kralın Sarı Kızı" efsanesidir. Bu efsaneyle birlikte bir de türkü günümüze kadar gelmiştir. Türküye geçmeden önce Ortodoks Kıpçak Türklerini Müslüman etmek için çalışan İslâm misyonerlerinin macerasını ve sarışın Kıpçak kızlarının hatıralarını yaşatan bir efsanenin iki varyantını özetleyelim:Abdulkadir Geylanî'nin arkadaşı olan Şeyh San'an bir bedduaya uğrayıp yolu Penek'e düşmüş. Şeyh San'an çobanlık yapıyor Penek padişahının domuzlarını güdüyormuş. Şeyhin nefsine ağır gelen domuz çobanlığı aynı zamanda eziyetli bir işti.Şeyh bu şekilde çile doldurmakta iken Penek padişahının biricik evlâdı olan güzeller güzeli Sarı Kız'a da âşık olmuş. Hristiyan kız şeyhin aşkından habersizmiş. Bu duruma üzülen şeyh Allah'a yalvararak kızın gönlüne kendi aşkının düşmesini dilemiş. Dileği kabul olmuş. Kız da şeyhe ilgi duymaya başlamış hatta Müslüman olmuş. Yedi yıllık çilesi dolan şeyh bir gün Allahuekber dağlarından tef sesi geldiğini duydu. Bu ses çilesinin bittiğine işaretti. Meğer tefi çalan Geylanî'nin gönderdiği kırk mücahit müritmiş.Şeyh tef sesinin geldiği dağa doğru koşmuş. Onu gören Sarı Kız da arkasından koşup yetişmiş. Bunu gören saray halkı durumu padişaha bildirmiş. Ordu kaçak âşıkların ardına düşmüş. Şeyhle kız Allahuekber dağındaki kırk müride yaklaşmış. Bu durum Mısır'da Abdulkadir Geylanî'ye mâlum olmuş. Oradan attığı teber şeyhe ulaşmış. Şeyh bu teberle kâfir ordusuyla vuruşmaya başlamış. Penek güzeliyle kırk mürid de cenge girmişler. Kırk mürit şehit düşmüş. Şimdi onların yattığı yere Kırklar Kırk Şehitler Mezarlığı deniyor. Dağın tepesine yetişen Şeyhle sevgilisi de tam tepede şehit düşmüşler. Bunların yattığı yer şimdi ziyaretgâhtır. Buraya ağzı eğri gidenin düz geldiği dileklerin kabul olduğu inancı yaygındır (Kırzıoğlu-1949).Bu efsanede geçen olayların yaşandığı yer Gürcü tarih kaynaklarında Bana olarak geçen Penek'tir. Penek eskiden kalesi olan bir taht şehriydi. Dede Korkut Oğuznamelerinde "Ban Hisarı" denilen yer de burasıdır (Kırzıoğlu-2000:76) Osmanlı zamanında merkezi Ahıska olan Çıldır Eyaletine bağlı bir sancak olmuştu. Burası günümüzde Erzurum'un Şenkaya ilçesine bağlı bir köydür.Sarı Gelin türküsünün kaynağı olan bu efsanenin diğer bir varyantı önce mahallî bir gazetede sonra da bir kitapta yer almıştır. Hüseyin Köycü tarafından derlenen efsane Şenkaya gazetesinin dokuz sayısında tefrika edilmiş (Köycü-1950-51); bundan birkaç yıl sonra da Ali Rıza Önder'in kitabına girmiştir (Önder-1955: 73-76)."Şeyh Abdülkadir Geylanî'nin müritlerinden Sananî şeyhine darılarak firar etti. Yolu Erzurum ve Oltu'ya düştü. Burada tanıştığı bir dervişle yola çıktılar. Penek suyu kıyısına geldiklerinde derviş genç Sananî'den kendisini karşıya geçirmesini istedi. Sananî bu teklifi kabul etmeyince dervişin "Benden esirgediğin omuzlarına domuz yavruları binsin!" bedduasına uğradı. Misafir oldukları Hristiyan Penek beyinin güzel kızına vurulan Sananî misafirliği uzattı ve sarayın hizmetçileri arasına katıldı. Kendisi sarayın domuz çobanı olmuştu.Şeyhi Geylanî müridi Sananî'nin bu hâlini öğrendi ve çok üzüldü. Beş yüz müridinden onu kurtarmalarını gerekirse sevgilisiyle birlikte getirmelerini istedi. Müritler Sananî'yi domuz güderken buldular; şeyhin isteğini Sananî'ye bildirdiler. Sananî ancak sevgilisiyle birlikte gelebileceğini söyledi. Bir sabah erkenden kızı aldığı gibi kendilerini bekleyen müritlere doğru yola çıktı. Hep birlikte karlı dağa doğru yürüdüler. Onların yokluğunu anlayan saray görevlileri çevre köyleri aradılar bulamadılar. Dağlara yöneldiler. Âşıklar ve müritler takip edildiklerini anlayınca kaçmaya başladılar ve dağın güneyine sarktılar. Takipçiler yetişince çetin bir savaş oldu. Bugünkü Allahuekber dağları adını bu müritlerin "Allahuekber" sedalarından almıştır. Âşıkların ve müritlerin mezarları da ziyaret yeridir."Bu iki varyant arasında küçük farklar olsa da olayın özü ve motifler aynıdır. Günümüze kadar gelen Sarı Gelin türküsünün kaynağı işte bu efsanedir. Sarı Gelin Penek beyinin kızı Sinan da San'an veya Sananî'dir. Görülüyor ki burada Ermeni yok!Efsaneler tarih değildir; onlardan bilimsel sonuçlar çıkarılamaz. Bununla birlikte efsaneler muhayyelesinden çıktığı milletin hangi değer yargılarını benimsediğini gösterir. Onu ortaya koyanların nelere inandığını ne gibi ahlâk esaslarına değer verdiğini açıklar. Efsaneler bir milletin manevî nabzının ölçüsü toplumsal mizacının ifadesidir. Efsanelerde toplumun şuuraltı hazinelerinin anahtarları saklıdır (Uyguner-1956).Efsaneler sebebi ve kaynağı bilinmeyen birçok olayın izahında halk muhayyelesinin meydana getirdiği hikâyelerdir. Bir folklorcunun dediği gibi efsaneler hayallerde doğar gönüllerde beslenir dudaklarda ve kalemlerde yaşar (Önder-1955: 6). Zamanla yeni unsurlar alır ve büyür.Sarı Gelin türküsüne konu olan efsane de halkın dilinde yaşarken kim bilir ne zaman ve hangi yeni olay üzerine türküye dönüşmüştür... Türkünün ve efsanenin merkezinde bulunan kahramanlar aynıdır: Sarı Gelin ve Şeyh San'an/Sinan.1918 yılında bir hey'etle birlikte kuzeydoğu illerimizi gezen tarihçi Ahmet Refik Bey Sarı Gelin türküsünü Göle'nin Okçu köyünde tespit etmiştir. Bu seyahat notlarından meydana gelen kitabında şunları yazıyor:"Okçu köylü Ali'nin en güzel söylediği Diyarbekir'de Erzincan'da Erzurum'da Kürdî nağmelerle okunan bildiğimiz bir türkü. Fakat ezgiler burada daha hüzünlü daha kederli. Türkünün konusu gayet şâirane: Bir Türk delikanlısı köyünde yaşayan bir Hristiyan kızını seviyor. Sabahleyin tarlaya giderken peşinden ayrılmıyor. Akşamları sürüler ağıllarına dönerken sevgilisinin güzelliğini seyrederek ruhunun ateşini dindirmeye çalışıyor. Kalbi ve kafası o derece meşgul oluyor ki sonunda taptığı haçı sevdiği salibi/haçı görmek istiyor. Kalbi heyecan içinde çarparak bir pazar sabahı kalkıyor. Güneş yamaçlara altınlar serper kuşlar tatlı cıvıltılarla ortalığı şenlendirirken kiliseye gidiyor. Bir köşeye çekiliyor. Sevgilisinin taptığı haçı kilisede yapılan ayini seyrediyor. Türkü şöyle başlıyor:Vardım kilsesine baktım haçına Mâil oldum bölük bölük saçına Kız seni götürem İslâm içine Vay Sinan ölsün Sarı Gelin Âh seni vermem dünya malına. Şarkının nakaratı o kadar hazin o derece tesirli ki... Ali elini şakağına koymuş gözleri yaş dolu ruhundan kopan acılarla feryat ediyor:Vay Sinan ölsün Sarı Gelin Vay Sinan ölsün Sarı Gelin Seni vermem dünya malına... dedikçe güya ağlamak istiyor. Sarı Gelinler orada da mı bedbaht âşıkları bu derece büyülemişler (Altınay- 2001: 71-72) Sarı Gelin türküsünün halk ağzında dolaşan ikinci dörtlüğü de şöyledir: Vardım kilsesine kandiller yanar Kıranta keşişler pervane döner Tersa sevmiş deyin el beni kınar Vay Sinan ölsün Sarı Gelin Seni saran neyler dünya malın. (Seni alan neyler dünya malın) Ünlü "Kars Tarihi" adlı eserinde Kıpçaklardan bahsederken Sarı Gelin türküsüne de değinen Kırzıoğlu bu türkünün Kars ve bir zamanlar halkı Türklerden meydana gelen Erivan'da söylenen bir başka varyantını da verir:İrevan çarşı pazar İçinde bir kız gezer Elinde divit kalem Dertliye derman yazar. dörtlüğü ile başlayıp: Sarı Gelin sarı kızEttin ömrüm yarı kız nakaratlarıyla ve bar/halay havası olarak da söylendiğini belirtir (Kırzıoğlu-1953: 380-381). Kırzıoğlu türküde:Sarı kız Sarı GelinDünyanın varı gelin nakaratı olduğunu da şifahen belirtmiştir. Burada bahsettiğimiz on birli ve yedili heceyle söylenen iki çeşit Sarı Gelin türküsü olduğu anlaşılıyor. Her iki türküde de Sarı Gelin ve Sinan isimleri geçiyor. Bu isimlerin efsanedeki Şeyh San'an ile sevgilisinden geldiği açıktır. Ünlü Türkolog Prof. Dr. Kırzıoğlu "Sarı Gelin türküsü ve Şeyh San'an efsanesi XII. yüzyılda Kafkaslar kuzeyinden gelen Ortodoks Kuman/Kıpçakların hatırasından kalmıştır." diyerek türkünün kaynağını kesin şekilde belirtiyor (Kırzıoğlu-1958: 133).Ünlü şair ve yazar Ahmet Hamdi Tanpınar Erzurum halk havalarından bahsederken "Erzurum çarşı pazar diye başlayan bu türkünün canlandırma kudretine daima hayran oldum." Demektedir (Tanpınar-1976: 201).Sarı Gelin bir oyun havası olarak Kars oyunları arasında da geçmektedir (Bugün-1959). Gazimihal'in "Yurt Oyunları Kataloğu" ile Kırzıoğlu'nun "Kars İli Halk Oyunlarının Adları"nda Sarı Gelin'i de görüyoruz (Tan-1977; Kırzıoğlu-1960).Azerbaycan'da söylenen Sarı Gelin nakaratlı türkünün ilk kıtası şöyledir: Saçın uzun hörmezler Gülü gonçe dermezler Bu sevda ne sevdadır Seni mene vermezler Neynim aman Sarı Gelin (Namazeliyev-1993: 62). Sarı Gelin türküsünün bir Türk eseri olduğunu böylece ortaya koyduktan sonra meselenin Ermeni tarafına da bakalım. Şunu hemen belirtmeli ki türkünün ortaya çıktığı coğrafyada Türk unsuru hakimdir. Ermeniler ise bir azınlıktır. Büyük imparatorluklar kurmuş bir milletin kendi himayesinde yaşayan bir azınlıktan türkü hele oyun havası alması uzak bir ihtimaldir.İkinci bir husus da türkünün dayandığı mevcut folklor malzemesidir. Bu malzeme olmasaydı türkünün kaynağı meçhul kalacaktı. O zaman bir propagandaya malzeme olsa da türkünün Ermeni mahsulü olup olmadığı tartışılabilirdi. Hâlbuki durum öyle değil. Türküyü ortaya çıkaran kuvvetli halk edebiyatı verimlerine sahibiz.Osmanlı Devleti zamanında Türk'ün sadece kuvveti değil kültürü de üstündü. Bu üstünlük diğer kavimleri de derinden etkilemiştir. Klasik müziğimizdeki Ermeni besteciler bunun açık delilidir. Bizim ruhumuzu terennüm eden nağmeleri onlara çaldıran ve söyleten bizim kültürümüzün zenginliği ve derinliğidir.Ermenilerin âşık edebiyatımızdaki yeri üzerinde lâyıkıyla durulmamıştır. Bilhassa XIX. yüzyılda çok güçlü olan âşık edebiyatımızın etkisinde kalan Ermeni âşıklar bulunmaktadır. Buna en canlı örnek Ahılkelekli Kenziya'dır.Posoflu ünlü halk şairi Yusuf Zülâlî defterlerinden birinde Kenziya'dan bahsetmektedir. Zülâlî Kenziya'yla 1892 yılında Batum'da karşılaşmıştır. Bu sazlı sözlü karşılaşma esnasında Kenziya şöyle demektedir:Bir anadan bir babadan gelmişiz Biz buna etmişiz iman Zülâlî Eğer böyle ise niçin olmuşuz Biz size siz bize düşman Zülâlî? Kenziya bir yerde de şöyle demektedir:Cami kiliseyi birleştirelimBu halkı oraya yerleştirelim Allah Allah diye dilleştirelim Birdir iki değil Sübhan Zülâlîİki âşıkın karşılıklı söyleşmesi bu dostluk havası içinde devam etmektedir. Bu deyişmenin büyük bir bölümü elimizde bulunmaktadır.Zülâlî (1873-1956) eski yazıyla kaleme aldığı hatıralarında Kenziya'nın çok iyi Türkçe konuştuğunu saz çaldığını Âşık Kerem hikâyesini Ermeniceye çevirdiğini ve Bayburtlu Zihnî'nin şiirlerini pek sevdiğini haber vermektedir.Ermenilerin Türk halk hikâyelerini kendi dillerine çevirdiklerini bunu yaparken İslâmî motifleri değiştirdiklerini biliyoruz. XIX. yüzyılın sonları ile XX. yüzyılın başlarında Ermeni halkı arasında hayli ilgi gören halk hikâyelerimiz defalarca basılmıştır.Türk halk hikâyelerini Ermeniceye çeviren iki önemli isimden biri halk şairi Civanî (1846-1909) diğeri de Agek Muhtaryan'dır. Bunlar Âşık Garip Kerem ile Aslı Şah İsmail Ferhat ile Şirin Asuman ile Zeycan Köroğlu Emrah ile Selvi Leylâ ile Mecnun vb. gibi ünlü halk hikâyelerini "tercüme tebdil ve neşr etmişlerdir."Civanî'nin çevirdiği Kerem ile Aslı hikâyesi 1888 yılında Gümrü'de basılmıştır. Bu eser sonraki yıllarda birkaç defa daha basılmıştır. Muhtaryan Civanî'den farklı olarak yaptığı tercümelerde bu hikâyelerdeki şiirleri eserin aslında olduğu gibi muhafaza etmiş ve bu koşmaları her iki dilden vermiştir. Azerbaycanlı İsrafil Abbasov bunları uzun bir makale çerçevesinde tahlil etmiştir (Abbasov-1977: 54-137). Bu tahlillerden şu sonuç çıkıyor: Ermeniler ne şekilde tercüme ederlerse etsinler bu hikâyeler aslî sahibi olan Türk milletine aittir.Ermeniler yüzyıllarca aynı coğrafyada yaşadıkları Türklerin kültüründen derinden etkilenmişlerdir. Papazlar mahallî örf ve âdetleri Türk etkisinden kurtarmak için çok çaba göstermişlerdir. Bu çabalarında kısmen başarılı olmuşlarsa da Türk halk musıkisini terennümden vazgeçirtip Ermeni halk şarkı sözleriları icad etmek hususunda başarılı olamamışlardır. Bu bilgileri aktaran tarihçi ve musıki araştırmacısı Kösemihal (1900-1960) 1929 yılında basılan kitabında:"Tahkik ettik (Erzurum Ermenileri) bundan otuz sene evvel yalnız bizim türküleri söyleyip bar oynarlarmış. Yozgat Bayburt Ermenilerinin yalnız Türkçe türküler kullandıklarının en güzel delili bu havali Ermenilerinin bundan yetmiş sene kadar evvel Ermeni harfleriyle yazıp E. Litman'ın neşrettiği Türkçe türkü güfteleridir." demektedir (Kösemihal-1929: 34-36).Sarı Gelin Kars ve Erzurum çevresinde efsane türkü ve oyun olarak yaşamakta; halk kültürümüzün birden çok unsurunda yer almış bulunmaktadır.Birbirini çok seven iki âşıktan birinin başka bir kavimden başka bir dinden olması halkımız tarafından olumlu karşılanmıştır. Bu hoşgörüyü dile getiren manilerden biri şöyledir:Bahçelerde mormeni Verem ettin sen beni Ya sen İslâm ol ahçik Ya ben olam Ermeni Kerem ile Aslı Hikâyesi'nin Aslı'sı bir Ermeni keşişinin kızıdır (Banarlı-1971: 729). Bu Ermeni kızının adı yüz yıllardan beri Türk kızlarına isim olmaktadır. Bir başka hikâye veya efsane kahramanının Ermeni olması da mümkündür... Sarı Gelin de gerçekten Ermeni olsaydı öylece kabul edilebilirdi.Bütün bu açıklamalardan sonra Sarı Gelin türküsünün nerede söylenirse söylensin hakim toplum olan Türklerden alındığı kesin olarak anlaşılmaktadır. Bu türkünün hiçbir yerinde Ermeni unsuru yoktur. Ermeniler bir gün oluyor el dokumalarımızdaki motiflere bir gün oluyor ünlü bir mimarımıza sahip çıkıyorlar. Şimdi de Sarı Gelin türkümüzün kendilerine ait olduğunu söylüyorlar. Bu iddianın da Anadolu toprakları üzerindeki hayallerinden farkı yoktur.Bir politikacı tarafından yazılan romanın Ermeni bir vatandaşımız tarafından senaryo hâline getirilmesiyle güzel bir türkümüzün Ermenilere mal edilmesi meselesi iki yıldan beri tartışılmaktadır. Gazeteciler türkücüler şarkı sözlericılar kahveciler ve dernekçiler konuşuyor.Halk edebiyatı sahasında çalışan bilim adamlarımız bu tür konulara eğilmelidir.Sarı Gelin 1 Erzurum çarşı pazar Leylim aman aman leylim aman aman Leylim aman aman sarı gelin İçinde bir kız gezer Hop ninen ölsün sarı gelin aman Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yarim Elinde divit kalem Leylim aman aman leylim aman aman Leylim aman aman sarı gelin Katlime ferman yazar Hop ninen ölsün sarı gelin aman Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yarim Palandöken yüce dağ Leylim aman aman leylim aman aman Leylim aman aman sarı gelin Altı mor sümbüllü bağ Hop ninen ölsün sarı gelin aman Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yarim Seni vermem yadlara Leylim aman aman leylim aman aman Leylim aman aman sarı gelin Nice ki bu canım sağ Hop ninen ölsün sarı gelin aman Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yarim |
|
| | #27 |
| öLüM YaKıN BaNa ![]() | Çanakkale İçinde Anadolu halkının kahramanlığını destanlaştırdığı savaşlardan biri de Çanakkale cephelerinde olur. Büyük imkansızlık içinde verdiği bu çetin mücadelede bağımsızlığı için gerektiğinde çok şeyler yaratabileceğini bütün Dünyaya bir kez daha anlatmıştır. Birinci Dünya Savaşı İtilaf Devletleri dediğimiz İngiltere Fransa ve Rusya ile İttifak Devletleri dediğimiz Almanya Avusturya ve İtalya'nın birbirleriyle savaşmasıyla başlar. Almanya'ya saldırabilmesi için Rusya'nın silah ve cephane ihtiyacı vardı. Bunun için Boğazlar yoluyla Rusya'nın İngiliz ve Fransız kuvvetleriyle birleşmesi gerekiyordu. Oysa ki Osmanlı Devletinin harbe girmesi üzerine Çanakkale boğazını geçmek için Osmanlı Devletine Çanakkale'de cephe açmaları gerekti. İtilaf Devletlerine ait bir donanma 18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazı'nı geçmeye kalkıştı. Burada kahramanca çarpışan Türk kuvvetleri karşısında büyük kayıplar vererek geri çekildi. Bu sefer Gelibolu yarımadası'nın çeşitli yerlerine kuvvetler çıkararak karadan İstanbul'a yürümeyi denediler. Ne yazık ki yapılan sayısız hücumlar Türk süngüsü karşısında eriyip gidiyordu. Son olarak büyük bir taarruzla Gelibolu yarımadası üzerinden Marmara'ya ulaşmayı denediler. Ansızın yaptıkları bu taarruz da Anafartalar ve Arıburnu bölgelerinde benzeri görülmemiş bir müdafaa ile durduruldu. Türkleri bu cephelerde yenemeyeceklerini anlayan düşman buraları terk ederek çekilmek mecburiyetinde kaldı. Yüzbinlerce şehit verdiğimiz bu savaşın bütün Anadolu'da heyecan uyandırması bu savaşa doğudan batıdan kuzeyden güneyden hasılı yurdun dört bucağından gönüllü asker gitmesindendir. Çanakkale İçinde Çanakkale içinde aynalı çarşı Ana ben gidiyom düşmana karşı Of gençliğim eyvah Çanakkale içinde bir uzun selvi Kimimiz nişanlı kimimiz evli Of gençliğim eyvah Çanakkale üstünü duman bürüdü On üçüncü fırka harbe yürüdü Of gençliğim eyvah Çanakkale içinde toplar kuruldu Vay bizim uşaklar orda vuruldu Of gençliğim eyvah Çanakkale içinde bir dolu testi Analar babalar umudu kesti Of gençliğim eyvah alıntı |
|
| | #28 |
| öLüM YaKıN BaNa ![]() | Zeki Urfa'lı Musa ise Antep'li iki samimi arkadaştır. Sık sık birbirlerini memlekette ziyaret ederek hasret giderirler. Günlerden bir gün Zeki Antep'e giderek Musa'ya misafir olur. Hal hatır sohbet ve akşam yemeğinden sonra Musa arkadaşını ağırlamak için gece saza davet eder. Yer içer eğlenirken Musa sazda çalışan bir kızı masalarına davet eder ve sohbet ederler. Ancak aynı sazda bulunan kızın dostu çok sarhoş bir vaziyette masalarına gelerek kendilerine hakaret etmeye başlar. Zeki hakaretlere dayanamaz aralarında münakaşa başlar ve kavgaya dönüşür. Zeki kavgada bıçakla ağır yaralanır ve arkadaşı Musa tarafından hastahaneye götürülürken yolda ölür. Bu olay üzerine türkü yakılır. Kaynak: Öyküleriyle Şanlıurfa Türküleri - Necati Aydınlı Mezarımın Taşı Urfa'ya Karşı Mezarımın taşı Urfa'ya karışı Başucuma koyun yazılı taşı Üstümdeki çimenler gözümün yaşı (Bağlantı) Ağlama sen garip anam bu işler olur Beni yakan zalim Allahtan bulur Neneyle neneyle zekim nen eyle Cenazen gidiyor kalk şivan eyle Meyhaneden çıktım yan basa basa Ciğerim delindi kan kusa kusa Bana sebep olan Antep'li Musa Bağlantı Cenazem üstüne güller ektiler Yeni gelin gibi kefen biçtiler Bütün ahbaplarım boyun büktüler Bağlantı Mezar arasında harman olur mu Kama yarasına derman olur mu Zeki'yi vuranda iman olur mu Bağlantı Cemil Cankat Urfa |
|
| | #29 |
| öLüM YaKıN BaNa ![]() | Ömer çok yakışıklı yiğit iyi ata binen kılıcının sahibi çok iyi çöğür çalan ve hoyrat okuyan halay çeken bir gençtir. Allah her kabiliyeti sanki özellikle ona vermiştir. Ömer'siz bir düğün sıra gecesi düşünülemez. Ömer'in baş bağlaması da meşhurdur. Sırmalı puşu bağlar. Puşunun kenarlarındaki püsküller doğadaki çiçeklerin tüm renklerini sanki başında toplamıştır. Halay çekerken başındaki her gül bir yana düşer yüzünde. Ömer hangi düğüne giderse gitsin Halayın başına geçti mi silah sesleri ve genç kızların zılgıt sesleriyle yer gök inler. Ömer toplumu öylesine etkilemiştir ki; Ömer'i anlatan türküler yakılmıştır. Urfalıyam Ezelden (Ömer) Urfalıyam ezelden Gönül geçmez güzelden Göynümün gözü çıksın Sevmez idim ezelden (Bağlantı) Ağam olasın Ömer Paşam olasın Ömer Yetim kalasan Ömer Benim olasan Ömer Urfa bir dağ içinde Gülü bardağ içinde Urfayı hak saklasın Bir yarim var içinde Bağlantı Urfa bir yana düşer Zülüf gerdana düşer Bu nasıl baş bağlamak Her gün bir yana düşer Bağlantı Dağdan akıyor seller Sallanır sırma teller Yüreğin taştanmıdır Bana acıyor eller Bağlantı Yöre Ekibi Urfa |
|
| | #30 |
| öLüM YaKıN BaNa ![]() | Debreli Hasan (Drama KöPage Rankingüsü) Drama köPage Rankingüsü Hasan dardir geçilmez Soguktur sulari Hasan bir tas içilmez At martinini Debreli Hasan daglar inlesin Drama mahpusunda Hasan Kara kedi dinlesin Mezar taslarini Hasan koyun mu sandin Adam öldürmeyi Hasan oyun mu sandin At martinini Debreli Hasan daglar inlesin Drama mahpusunda Hasan dostlar dinlesin Drama köPage Rankingüsü Hasan dardir daracik Çok istemem Yanko Corbaci bin bes yüz liracik At martinini Debreli Hasan daglar inlesin Drama mahpusunda Hasan Kara kedi dinlesin Drama köPage Rankingüsünü Hasan gece mi geçtin Ecel serbetini Hasan ölmeden mi içtin At martinini Debreli Hasan daglar inlesin Drama mahpusunda Hasan dostlar dinlesin. TÜRKÜNÜN HİKAYESİ Debreli Hasan Drama'da yetismis. Debreli namiyla mübadele öncesi donemde Drama-Serez-Sarisaban bölgelerinde faaliyet göstermis bir halk kahramani eskiyadir. Drama köPage Rankingüsünü o devrin haksizlikla para kazanan halki ezen zenginlerinden aldigi haraçla yaptirmistir. Debreli Hasan'in yasadigi donem kesinlikle bilinmemekle beraber Cakircali Efe ile çagdas oldugu görüsleri hatta atistiklarina dair hikayeler onun 1870-1920 yillari arasinda Makedonya daglarinda egemen oldugunu göstermektedir. Bu konuda halk arasinda söylenen menkibeye göre;Selanikli Yahudi bir tüccar ticaret için Izmir'e gidecektir."Eger bu civar daglarda hükümran olan Debreli'den geçsen Ege daglarinda Cakircali'dan geçemezsin. "denir kendisine. Nitekim de öyle olur. Debreli'nin çetesinde pek çok kisi yoktur. Bilinen Kara kedi namiyla bir tek kizani oldugudur. Halka onu sevdiren eskiya kisiliginin en ustun tarafi ise fakirlere yardim etmesi bilhassa birbirini seven yoksul gençleri evlendirmesidir. Bu konuda söyle bir menkibe de vardir. "Evlenmek niyetinde olan dagli bir genç tek danasini almis Iskece pazarina inmektedir. Yolu Debreli Hasan tarafindan kesilir. Delikanlinin evlenmek için parasi olmadigini anlayanca Debreli kendisine dügün için yetecek parayi verir ve ayrica danasini satmamasini salik verip ugurlar." Makedon daglarinin Debreli'si sonunda padisah affina ugrar veya söylentiye göre mübadelede güvenlik güçlerinin elinden kaçmayi basarir ve Türkiye'ye göç eder. Kisacasi Rumeli Türklerinin gönlüne yerlesmistir efsanesiyle Debreli Hasan. alıntı |
|
![]() |
| . |
antep turkusunun hikayesi vikipedi,
merik türküsünün hikayesi,
meyrik türküsünün hikayesi,
türküler ve hikayeleri vikipedi,
türkülerimiz ve hikayeleri,
türkülerimiz ve hikayelerimiz,
zeynebim türküsünün hikayesi,
Yaz Yaz Bitmez.. |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ Konusuna Benzer Konular |
| Fatih Erkoç yorumuyla türkülerimiz: ''Seher Yeli''
Dinleyicilerin yıllarca beğenerek dinlediği, atalarımızdan miras türkülerimiz bu kez usta müzisyen Fatih Erkoç yorumuyla karşımıza çıkıyor Türk pop...Devamı...
Gösterim: 146 - Yorum: 0 - Ekleyen: Nş
|
| Yol hikayeleri
Manastırın girişinde elle sürülen tahtadan yapılmış bir araç üzerinde satılan bir yiyecek dikkatimi çekti. Aç olduğum aklıma geldi. ‘Momo’ adında...Devamı...
Gösterim: 628 - Yorum: 0 - Ekleyen: • ¥аqмuя •
|
| ???Türkülerimiz Hakkinda Hersey???
Türkü: Türki kelimesinden gelişen ve "Türk'e ait" anlamına gelen bu kelime genelde bütün kırık havalar (ritmli ezgiler) için kullanılmaktadır....Devamı...
Gösterim: 2773 - Yorum: 33 - Ekleyen: aşк-ι ѕüкũη
|
| !!! aşk hikayeleri !!!
1 prens varmış sevmenin ne olduğunu bilmeyen. aşk kelimesini hiç duymamış taş kalpli biriymiş. zaman içinde komşu krallıktaki hizmetlilerden 1'i bu...Devamı...
Gösterim: 1994 - Yorum: 4 - Ekleyen: kasirga
|
| TÜRKÜLERİMİZ VE HİKAYELERİ
Arkadaşlar hiç misket türküsünün hikayesini merak ettinizmi ben ettim araştırdım buldum sizlerle paylaşmak istedim buyrun sizde öğrenin
Misket,...Devamı...
Gösterim: 858 - Yorum: 4 - Ekleyen: tatlı_bela
|