KURTULUŞ SAVAŞI TARİHİ ( GENİŞ TARİHİ )
Kayıt ol Yardım Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Konuları Okundu Kabul Et
Cevapla
Seçenekler
Alt 12-10-2009, 05:18 #1
İLTERİŞ HAKAN
Yasaklı Üye

KURTULUŞ SAVAŞI TARİHİ ( GENİŞ TARİHİ )

KURTULUŞ SAVAŞI ( 1919-1922) Türk Kurtuluş Savaşı; ülke bütünlüğünü korumak, ulusal egemenliğe dayalı, tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak için tüm ulusca girişilen, çok cepheli bir savaştır. Kurtuluş Savaşı; Osmanlı Devleti ’ni yok eden, Türklere yaşam hakkı tanımayan 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes Antlaşması sonucu Türk milletinin bir ölüm-kalım mücadelesi olarak başlamıştır.

KURTULUŞ SAVAŞI ÖNCESİ DURUM: Osmanlı Devleti ’nin Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisini belirleyen Mondros Ateşkes Antlaşması (30 Ekim 1918) ile Anadolu ve Trakya her türlü işgale açık bir duruma geliyordu. Çünkü Mondros ateşkes hükümleri galip devletlere gerekli gördükleri her yeri işgal etme hakkı tanıyordu. Ülke işgale uğrarken Padişah için önemli olan; saltanatın, halifeliğin ve hanedanın selameti idi. Bu antlaşma çok ağır koşulları içerirken, İstanbul Hükümeti ileride yapılacak barış görüşmelerinde bu koşulları hafifletebileceğini umuyordu. Mondros Ateşkes antlaşmasının hemen ardından işgaller başladı. Bu antlaşmanın 7 inci maddesine göre, İtilaf devletleri güvenliklerini tehdit eden bir durumu bahane ederek istedikleri bölgeleri işgal edebileceklerdi. Boğazlar İngilizlerin kontrolüne geçti. İngilizler Çanakkale, Musul, Batum, Antep, Konya, Maraş, Samsun, Bilecik, Merzifon, Urla ve Kars’ı işgal ettiler. Fransızlar ise; Trakya’daki demiryolunun önemli istasyonlarını, Dörtyol, Mersin, Adana ve Afyon istasyonunu işgal ettiler. İngilizler tarafından işgal edilen, Güney Doğu’daki bazı iller daha sonradan Fransızlara terk edilmiştir. İtalyanlar ise Antalya, Kuşadası, Bodrum, Fethiye ve Marmaris’i işgal ettiler. Konya ve Akşehir’e de asker yolladılar. Mondros Mütarekesi’nin Doğu Anadolu’da 6 vilayetin Ermenilere bırakılacağına ilişkin maddesi Ermenileri harekete geçirdi. Ermeniler kurdukları Alaylarla Doğu Anadolu’da yayılmaya ve bölgedeki Türklere zulüm ve baskı yapmaya başladılar. Kozan, Osmaniye, Mersin ve Adana’ya Fransızlarla birlikte Ermeni çetecileri de geldi. Yunanlılar kendilerine vaat edilen Ege Bölgesi’ni ele geçirmek üzere, İngiliz, Amerikan ve Fransız savaş gemilerinin koruması altında, 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgale başladılar. İzmir’in işgaline tepki olarak gazeteci Hasan Tahsin tarafından düşmana atılan ilk kurşun Kurtuluş Savaşımızın başlangıcı olmuştur. Daha sonra Yunanlılar 3 koldan Ege Bölgesi’ni işgale başladılar. Mondros ateşkes antlaşmasından sonra işgallerin başlamasına karşılık Padişah ve Osmanlı Hükümeti işgallere karşı ses çıkarmamışlar, orduyu geliştirip güçlendirmeye yönelmemişler, sadece kendi çıkarlarını düşünmüşler, çekingen ve korkak davranmışlar, ülkeyi içinde bulunduğu durumdan kurtarmak için hiçbir tedbir almamışlardır. Kurtuluş savaşımızda işgallere karşı ilk silahlı direniş Güneydoğu Anadolu’da Fransızlara karşı başlamışsa da, ilk Kuvayı Milliye hareketi Batı Anadolu’da Yunanlılara karşı oluşturulmuştur. Yunan birliklerinin İzmir’i işgal etmesi ve Anadolu içlerine ilerlemeye başlamasına seyirci kalan Osmanlı Hükümeti’nden artık hiçbir şey beklenemezdi. Bu durum, Kuvayı Milliye’nin doğuşunu ve Milli Mücadele’nin başlamasını kolaylaştırıcı etkenler olmuştu. MUSTAFA KEMAL’İN SAMSUN’A ÇIKIŞI VE KONGRELER Gelişmeleri yakından takip eden Mustafa Kemal Paşa, Türk Halkının ulusal egemenliğe dayanan, kayıtsız ve şartsız olarak bağımsız, yeni bir Türk devleti kuracak güçte olduğunu inanıyordu. Padişahın ve İstanbul Hükümeti’nin teslimiyetçi tutumu karşısında kurtuluş yolunun Milli Mücadele olduğunu anlamıştı. Düşman işgallerine karşı bazı bölgelerde gösterilen direniş ve milli teşekküllerin kurulması da onu umutlandırmıştı.

Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya geçmek için bir fırsat aradığı sırada, Karadeniz’deki Pontus Rum çetelerinin bölgedeki Türklere karşı saldırıları artmıştı. İngiltere asayiş ve sükunun sağlanmaması durumunda bölgeyi işgal edeceğini bir nota ile İstanbul Hükümeti’ne bildirdi. Padişah bölgedeki güvenliğin sağlanması için Mustafa Kemal Paşa’yı 9.Ordu Müfettişliğine atamıştır. Güvendiği arkadaşlarını yanına alan Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. Bu tarih aynı zamanda Kurtuluş Savaşı’nın fiilen başladığı tarihtir.

Mustafa Kemal, askeri örgütlenmeyi sağlamak için Havza’dan Anadolu’daki tüm komutanlarla temasa geçmiştir. Komutanlara ve Valilere yayınladığı genelgelerle (Havza Genelgesi) halka felaketin büyüklüğünün anlatılmasını ve işgallere karşı da mitinglerin yapılmasını istemiştir. İlk miting 30 Mayıs 1919’da Havza’da yapılmıştır.

AMASYA TAMİMİ (22 Haziran 1919)

12 Haziran 1919’da Havza’dan Amasya’ya gelen Mustafa Kemal Paşa buradan yayınladığı bildiri ile ülkenin içine düştüğü durumu açıklıkla saptıyor, çözümün bütün güçlerin birleşmesinden geçtiğini vurguluyordu. M.Kemal Amasya’da Anadolu ve Rumeli’de kurulan Mudafaa-i Hukuku Derneklerini birleştirme, kongreler yaparak tüm ulusun kesin kararına dayalı yeni bir yönetim kurma amacıyla Amasya Tamimi’ni hazırlamıştır. Bu tamimin önemli maddeleri: -Vatanın bütünlüğü ulusun bağımsızlığı tehlikededir. Hükümet millet için üstlendiği görev ve sorumluluklarını yerine getirememektedir. -Ulusun bağımsızlığını yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır. -Ulusun haklarını dünyaya duyurmak için her türlü etkiden ve kontrolden uzak bir ulusal kongrenin toplanması şarttır. Bu kongreye her ilden, her sancaktan milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin seçilerek hemen yola çıkarılması gereklidir. Keyfiyet milli bir sır olarak saklanmalıdır. -Doğu illeri adına, 10 Temmuz’da Erzurum’da bir kongre toplanacaktır. Amasya Tamimi’nin önemi: Bu tamim ulusal egemenliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması yolunda atılan ilk adımdır. Ulusun teşkilatlandırma ve mücadele yöntemleri belirginleşmiştir. Ulusal egemenlik ve ulusal bağımsızlık fikri ilk kez ortaya atılmıştır

ERZURUM KONGRESİ (23 Temmuz-7 Ağustos 1919)

Vilayet-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi ile Trabzon Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti ortak bir kongre düzenlemek için çalışmalar yapıyorlardı. 3 Temmuz’da Erzurum’a gelen Mustafa Kemal, 8 Temmuz’da İstanbul’a görevinden ve askerlikten ayrıldığını bildirerek, Osmanlı Hükümeti ile tüm ilişkilerini sona erdirmiştir. Mustafa Kemal ertesi gün Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Erzurum Şubesi’nin başkanlığına seçildi. Erzurum, Sivas, Bitlis, Van ve Trabzon’u temsil etmek üzere 56 delegenin katıldığı Erzurum kongresi 23 Temmuz 1919’da Mustafa Kemal’in başkanlığında toplanarak aşağıda yazılı tarihi kararı almıştır. Erzurum Kongresi Kararları: -Ulusal sınırlar içinde vatan bir bütündür, bölünemez. -Yabancıların baskısı altındaki Osmanlı Hükümeti’nin dağılması karşısında ulus tümden direniş ve savunmaya geçecektir. -Vatanı kurtarma yolunda İstanbul Hükümet’i başarısız kalırsa geçici bir hükümet kurulacaktır. -Ulusal kuvvetleri ve ulusal iradeyi egemen kılmak esastır -Hıristiyanlara egemenlik ve ayrıcalık tanınamaz. -Manda ve himaye kabul edilemez. -Mebusan Meclisi açılmalı, hükümetin çalışmalarını denetlemelidir. Kongrenin Önemi: -Yeni bir devlet kurma düşüncesi belirginleşmiştir. -Misak-ı Milli sınırları ilk kez belirlenmiştir. -Mustafa Kemal’in başkanlığında Doğu illerini temsilen, Heyet-i Temsiliye (Temsil Heyeti) adıyla bir yürütme organı seçilmiştir. -Erzurum Kongresi’nin toplanma amacı bölgesel, alınan kararlar yönünden ise ulusaldır. SİVAS KONGRESİ (4-11 Eylül 1919) Ulusal direnişi oluşturmada ikinci büyük adım Sivas’ta atılmıştır. Bu kongre, Heyet-i Temsiliye’nin yanı sıra bazı vilayetlerden seçilmiş temsilcilerle birlikte 38 delegenin katılımı ile 04/11 Eylül 1919’da yapılmıştır. İstanbul Hükümeti’nin Sivas’ta kongrenin yapılmasını önlemek için uyguladığı tüm baskılar sonuçsuz kalmıştır. Sivas Kongresi Kararları: -Erzurum Kongresinde alınan kararlar kabul edildi. -Anadolu ve Rumeli’de kurulmuş olan Müdafaa-i Hukuk dernekleri, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği adı altında birleştirildi. Erzurum Kongresi’nde seçilen 9 kişilik Heyet-i Temsiliye, 6 kişi daha ilave edilerek tüm yurdu temsil etme yetkisiyle genişletildi. Başkanlığına Mustafa Kemal getirilmiştir. Önemi : -Erzurum kongresinde alınan kararlar bir bölge halkının kararları olmaktan çıkarılıp tüm ulusa mal edilmiştir. -Ulusun geleceğine ulusun kendisinin karar vereceği ilkesi gerçekleştirilmiştir. -M.Kemal kongrede Temsil Heyeti’nin başkanı olarak seçilmekle Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın yetkili lideri haline gelmiştir. -TBMM bu kongrede seçilen Temsil Heyeti tarafından açılacaktır. AMASYA GÖRÜŞMELERİ (20-22 Ekim1919)

Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti ile yaptığı yazışmalarda; Hükümetin Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde alınan kararlarına bağlı olmasını, Meclis-i Mebusan toplanana kadar hükümetin önemli kararlar almamasını, atamalarda Heyet-i Temsiliye’ye danışılmasını istemiştir. Ancak bütün bu yazışmalar bir sonuç vermedi. Bununla birlikte, İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal ile görüşmek üzere Anadolu’ya bir temsilci gönderdi.(Bahriye Nazırı Salih Paşa). İstanbul Hükümeti ile Heyet-i Temsiliye arasında yapılan Amasya görüşmelerinde taraflar şu esaslar üzerinde anlaşmışlardır: -İstanbul Hükümeti Sivas Kongresi kararlarını Meclis-i Mebusan’da onaylanması şartıyla kabul edecektir. -Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği yasal bir kuruluş olarak İstanbul Hükümeti’nce tanınacaktır. -Türklerin çoğunlukta olduğu yerlerin işgaline izin verilmeyecektir. -Müslüman olmayan topluluklara Türklerin egemenlik haklarını, toplumsal dengesini bozacak ayrıcalıklar tanınmayacaktır. -Meclis-i Mebusan’ın güvenlik bakımından İstanbul’ da toplanması uygun değildir. -İtilaf Devletleri ile yapılacak barış görüşmelerinde Heyet-i Temsiliye’nin uygun göreceği temsilcilerin bulunması sağlanacaktır. Sonuç: -Heyet-i Temsiliye Osmanlı Hükümeti tarafından resmen tanınmıştır. -Görüşmeler sonunda Meclis-i Mebusan’ın İstanbul’da açılması İstanbul Hükümeti’nce kabul edilmiştir.

HEYET-İ TEMSİLİYE’NİN ANKARA’ YA GELİŞİ (27 ARALIK 1919)

27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelen Mustafa Kemal burasını Anadolu’daki direniş hareketinin merkezi olarak seçmişti. Gerçekten de Ankara coğrafi konum bakımından Anadolu’nun ortasına yakın bir yerde bulunuyordu.Ayrıca o dönemin en önemli ulaşım aracı olan demiryolu Ankara’ya kadar uzanıyordu.

MECLİS-İ MEBUSAN’IN SON TOPLANTISI VE MİSAK-I MİLLİ’NİN KABUL EDİLMESİ (28 Ocak 1920)

12 Ocak 1920’de Osmanlı Meclis-i Mebusan son kez toplandı. Bu meclisin verdiği en önemli karar, taslakları Mustafa Kemal tarafından milletvekillerine Ankara’da verilen ve sonraları Misak-i Milli olarak adlandırılacak olan Ahd-ı Milliye(Ulusal And) 28 Ocak 1920’de kabul edildi. Meclisin ve İstanbul Hükümeti’nin çalışmalarından ve Anadolu’da artan direniş hareketlerinden rahatsızlık duyan İtilaf Devletleri 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal ettiler. Yunan birlikleri de Anadolu içlerine doğru ilerlemeye başladı. İstanbul’un işgalinden sonra Meclis-i Mebusan padişah tarafından kapatılmıştır. Misak-ı Milli (Ulusal And) kararları: -Halkı özgür kalır kalmaz ana yurda kendi istekleriyle katılmış olan Kars, Ardahan, Artvin için gerekirse yeniden oylama yapılacaktır. -Batı Trakya’nın durumu orada yaşayanlar tarafından saptanmalıdır. -Halifeliğin, İstanbul ve Marmara’nın güvenliği sağlanmalıdır. Boğazlar konusu, ilgili devletlerle birlikte verilecek kararlarla çözümlendikten sonra Boğazlar dünya ticaretine açılabilecektir. -Azınlıklar için istenen haklar sınırlarımız dışındaki Türklere de uygulanması koşuluyla kabul edilebilir. -Ulusal ve ekonomik gelişmemizi mümkün kılmak amacıyla tam serbestlik ve bağımsızlık sağlanması, siyasi, adli, mali gelişmemize engel olan sınırlamaların kaldırılması gereklidir. -Müslüman Arapların çoğunlukta olduğu yerlerin kaderi halkın oyuna uygun olmalıdır. Önemi: -Misak-ı Milli ile M.Kemal Paşa’nın düşünceleri Osmanlı parlamentosu tarafından kabul edilmiş ve yasallaşmıştır. -Türk ulusunun bağımsızca yaşayacağı vatan sınırları çizilmiştir.

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN AÇILMASI (23 Nisan 1920)

İstanbul’un işgali edilmesi ve Meclis-i Mebusan’ın kapatılmasıyla Osmanlı yönetimi çökmüştür. Padişah İtilaf Devletlerin esiri haline gelmişti. Böyle bir durumda ulus kendisini yönetmeye başlamalıdır. Ulusu temsil eden, ulus adına karar veren yetkili organa ihtiyaç vardır. Bu da yeni bir meclistir. 23 Nisan 1920’de 338 milletvekilinin katılımı ile TBMM açıldı. Meclisin açılmasıyla Heyet-i Temsiliye’nin görevi sona ermişti. Meclis M.Kemal’i başkanlığa getirmiştir. 2 Mayıs 1920’de ilk TBMM Hükümeti kuruldu. 20 Ocak 1921’de yeni Türk devleti’nin ilk Anayasa’sı (Teşkilat-ı Esasiye) oluşturulmuştur. Bu anayasaya göre;. -Egemenlik ulusa aittir. -Kuvvetler birliği ilkesini benimsemiştir. -Meclis Başkanı hükümetin de başkanıdır.

Görüntüleme:22382, Cevaplar:15
Facebook'ta paylaş.

Alt 12-10-2009, 05:19 #2
İLTERİŞ HAKAN
Yasaklı Üye

DOĞU CEPHESİ

Doğu Cephesi

Saygıdeğer Efendiler, doğu sınırlarımızda acele olan işimiz, Celâlettin Arif Bey 'in, Erzurum'un inkılâp tarihinde bıraktığı izi daha fazla ele alıp incelemeye elverişli değildir. Arzu buyurursanız o günlerin doğusınırlarımızdaki ciddî işlerine geçelim : Yüksek hey'etinizce de bilinmektedir ki, Mondros Ateşkes Anlaşması'ndan beri Ermeniler, gerek Ermenistan içinde, gerek sınıra yakınyerlerde, Türkleri toplu olarak öldürmekten bir an geri durmuyorlardı.1920 yılının Sonbaharında Ermenilerce yapılan zulümler dayanılmaz birkerteye geldi ve Ermenistan seferine karar verdik. 9 Haziran 1920 tarihinde, Doğu bölgesinde geçici seferberlik ilân ettik. 15' inci Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa 'yı Doğu Cephesi Komutanı yaptık. 1920 Haziranında, Ermeniler, Oltu'da kurulan, mahallî Türk yönetimine karşı hareketle, o bölgeyi ele geçirdiler. Dışişleri Bakanlığı'mıztarafından Ermenilere 7 Temmuz 1920'de bir ültimatom verildi. Ermeniler aynı şekilde hareketlerine devam ettiler. Sonunda, seferberlikten üçbuçuk dört ay kadar sonra, Ermenilerin Kötek, Bardiz bölgelerinde toplanankuvvetlerimize taarruzu ile savaşa başlandı. Ermeniler, 24 Eylül 1920 sabahı Bardiz cephesinden baskın şeklinde yaptıkları genel bir taarruz ile başarıya ulaştılar. Efendiler; DoğuCephesi'nin bu can sıkıcı bilgiler veren raporunu okurken, Celâlettin Arif Bey'in de, Ermenilerin taarruz günü olan 24 Eylülde yazılmış, bildiğimiz ültimatomunu alıyordum (Belge : 259). Ermeniler geri püskürtülüp girdikleri bölgelerden atıldılar. Ordumuz 28 Eylül sabahı ileriharekete geçti. Aynı günde Erzurum'un elli imzası da Ankara'ya taarruza geçiyor. Ne kötü tesadüf ! . . . Sanki, bu Efendiler, Ermenilerle aleyhimizde harekete sözleşmiş gibiler...(Nutuk)

Elviye-i Selase (Üç Sancak)

Brest Litowsk Antlaşması'ndan sonra, Osmanlı İmparatorluğu 1878'de Ruslara kaybettikleri Batum, Kars, Ardahan'ı, plebisit yapılarak elde etme hakkını kazandı. Türk ordusu Nisan-Temmuz 1918 arasında Batum'dan Baku'ye kadar olan yerlere girdi. Osmanlı Devleti buraları ele geçirir geçirmez Elviye-i Selase'de (Batum, Kars, Ardahan) plebisit yaptırdı. 14 Temmuz'da yapılan plebisitte 87.084 kişiden 84.124'ü Osmanlı Devleti lehinde oy kullandı. Fakat bu topraklar uzun süre elde tutulamadı. Mondros Ateşkesi hükümleri gereğince Türk kuvvetleri 1914 sınırlarına çekilerek buraları terk ettiler. Türk ordusu buradan çekilirken milis örgütler kurmuştu. "Milli Şura" adını alan bu örgütlerin en etkilisi Kars'taki İslam Şurası idi. 5 Kasım 1918'de kurulan bu örgüt 17 Ocak 1919'da bir kongre toplayıp "Cenub-i Garbi Kafkas Hükümet-i Muvakkate-i Milliyesi" adındaki Kağızman, Iğdır, Şavşat, Nahcıvan, Ordubad şehir ve kasabaları içine alan bu Hükümetin ağır silahları olmayan küçük bir ordusu da vardı. 13 Ocak 1919'da Kars'a giren İngilizler önce bu hükümete dokunmadılar. Fakat bir süre sonra Ermeni isteklerine uyan İngilizler, Geçici Hükümet'in Ermenilerin geri dönmesini ret etmesi ve İngiliz isteklerine karşı koyması üzerine 12 Nisan 1919'da Cihangiroğlu İbrahim Bey Hükümeti'ni dağıttılar üyelerini Malta'ya sürdüler. Bütün bölgenin yönetimine el koyacaklarını ilan ettiler. Fakat gerçekte yönetimi Ermenilere teslim ettiler. Ermeniler Erzurum ve Van'a kadar uzanan yerleri de istemeye başladılar Yörede inceleme yapmaya gelen General Harbord 22 Eylül 1919'da M. Kemal ile görüştü. Ermeni ve İngiliz iddialarının asılsızlığını gördü.

Facebook'ta paylaş.

Alt 12-10-2009, 05:20 #3
İLTERİŞ HAKAN
Yasaklı Üye

GÜNEY CEPHESİ

Güney Cephesi

Fransiz birliklerine karsi dogrudan Adana bölgesinde Mersin, Tarsus, Islahiye bölgelerinde ve Silifke dolaylarinda millî kuvvetler kurulmus ve çok cesurca ise girismislerdi. Adana'nin dogu bölgesinde, Tufan Bey adiyla hareket eden Yüzbasi Osman Bey 'in kahramanliklari kayda deger. Millî müfrezeler, Mersin, Tarsus, Adana sehirleririn girislerine kadar sokulup hâkim oldular. Pozanti'da Fransizlari kusatarak geri çekilmeye mecbur ettiler. Maras'ta, Antep'te, Urfa'da önemli muharebe ve çarpismalaroldu. Sonunda isgal kuvvetleri buradan çekilmeye mecbur edildiler. Bu basarilarin kazanilmasinda büyük rolleri olan Kiliç Ali ve Ali Saip Bey'lerin adlarini anmayi bir görev sayarim. Fransiz isgal bölgelerinde ve cephelerinde millî kuvvetler, her gündaha esasli bir sekilde teskilâtlaniyorlardi. Millî kuvvetler, ordu birlikleri ile desteklenmeye baslanmisti. Isgal kuvvetleri, her tarafta siki ve siddetli bir sekilde zorlaniyordu.(Nutuk)

Mondros Ateşkes'inden sonra İngilizler ve Fransızlar, haklı bir gerekçeleri olmamalarına rağmen, antlaşma hükümlerine aykırı olarak çeşitli yerleri işgale başladılar. Birinci Dünya Savaşı içinde imzaladıkları gizli antlaşmalar doğrultusunda Güney Anadolu'da da İngiliz ve Fransız işgalleri başladı. 3 Kasım 1918'de Musul ve 9 Kasım'da da İskenderun'u işgal eden İngilizler, bu haksızlıklarını daha da genişlettiler. 6 Aralık'ta Kilis'i işgal ettiler. İngiliz birliklerindeki Hintli Müslüman askerlerin, üzgün Türk halkını sevgiyle selamlamaları İngiliz subayları ve Ermenileri kızdırdı. Burada resmi binaları işgal eden İngilizler, lise binasına da yerleşince eğitim durdu. Bütün haberleşmeye el koyan İngilizler Kilis'in dışla ilişkisini kestiler. Halkın elindeki yiyecek maddelerini kendilerinin belirledikleri fiyattan zorla aldılar. Silahları toplamaya başladılar.

İngilizler, önemli bir ticaret merkezi olan Antep'i de 17 Aralık 1918' de işgal ettiler. Bu işgali Ateşkes'in 7. maddesi gereğince yaptıklarını ileri süren İngilizlerin Antep'i işgali buradaki Ermenilerin şımarmalarına ve taşkınlıklarına yol açtı. Şehrin resmi binalarını ele geçiren İngilizler, aydınları ve ileri gelenleri uydurma bahanelerle Mısır'a sürdüler. Ermeni tehciri suçlamalarıyla bir çok Türk'e işkence yapıldı. Silah toplamaya başladılar. Buna karşılık Ermenilere silah dağıtıyorlardı. Bu durum karşısında Antepliler miting yaptılar ve "Cemiyet-i İslamiye" adında bir dernek kurdular.

İngilizler 22 Şubat 1919'da Maraş'ı ve 24 Mart 1919'da Urfa'yı yine aynı uydurma bahanelerle işgal ettiler. Her girdikleri yerde Ermenilerle yakın ilişki kurup Türklere karşı onur kırıcı, zalimce işlemler yaptılar. Türk halkının ileri gelenleri asılsız suçlamalarla tutuklanarak sürgün ediliyor ve böylece, başsız kalan halkın direnmeyeceği zan ediliyordu.

Özellikle Ermenilerin taşkınlıklarının ve Türklere yaptıkları kötülüklerin tepkilerine karşı önlemlerini ve baskılarını çoğalttılar.

Diğer yandan Diyarbakır bölgesinde de sürekli olarak zararlı propagandalar yapıyorlardı. Bu yörede Kürtçülük hareketini destekleyip İngiliz-Fransız güdümünde Kürdistan kurmak istiyorlardı. Bu sebeple bazı aşiretleri elde etmişlerdi. İngiliz Binbaşısı Nowel bu yöredeki Kürtçülük hareketlerini destekliyor, örgütlüyor, para yardımı yapıyor ve bağımsızlık vaatleriyle aldatıyordu.

Fransızlar ise 21 Ocak 1919'da, Mersin Osmaniye ve Adana'yı işgale başladılar. Onların gelişiyle birlikte Ermeniler taşkınlıklara başladılar. Fransızlar burada Ermeni nüfusunun çoğalması için Ermenilerin gelmesini teşvik ettiler. Adana yöresinde jandarma birliklerini düzenlemek bahanesiyle jandarma birliklerini Ermenilerden kurdular. Ermenilerin her çeşit kötülüğüne göz yumarken Türklerin ileri gelenlerini görev başından uzaklaştırdılar. Önemli komutanlarını halkı kışkırtıyor iddiaları ile Suriye'deki esir kamplarına gönderdiler. Bu haksızlıklar karşısında halk çeşitli yerlerde silaha sarılarak Ermenilere ve Fransızlara karşı canını, namusunu ve malını korumaya başladı. Bu olaylar üzerine bir Amerikan soruşturma kurulu Adana'ya gelerek çeşitli ırk ve dinlere mensup ileri gelenlere Adana'nın idaresi hakkında fikirlerini sordu. Amerika, bölgenin kendi mandasında kalmasını istediyse de Kongre buna yanaşmadı. Burada nüfusun çoğunluğunu Türkler oluşturuyordu. Ermeniler ise ancak % 20 kadardılar.

İngiltere ve Fransa Orta Doğu hususunda 15 Eylül 1919 tarihinde aralarında yeni bir antlaşma yaptılar ve Orta Doğu'yu "Manda" sistemi ile paylaştılar. Buna göre Irak ve Filistin İngiliz Mandasına, Suriye ve Lübnan Fransız mandasına bırakıldı. Dolayısıyla Antep, Maraş, Urfa Fransa'ya kalıyordu. Bu antlaşmaların sonunda İngilizler, 29 Ekim 1919 da Kilis'i, 30 Ekim'de Maraş'ı ve Urfa'yı ve 5 Kasım 1919'da da Antep'i Fransızlara devrettiler Fransızlar bu şehirlere geldikleri günden itibaren Türklere karşı baskı ve şiddete başvurdular. Ermenilerden kurdukları birlikleri de beraberlerinde getirerek, onların her çeşit kötülüğü yapmalarına göz yumdular. Yöreyi işgal eden Fransız komutan Türk halka bir bildiri yayınladı. Bu bildirinin hükümleri Fransızların nasıl bir tutum içinde olduklarını yorum yapmaya gerek bırakmayacak bir biçimde ortaya koyuyordu:

1- Ne için taşıdığını tahkikata bile lüzum görmeksizin üzerlerinde revolver bulunan bir adamın kurşuna dizilmesi 2- Ka rgaşalık çıktığında ölen veya yaralanan Fransız askerine karşılık, yerli halktan iki adamın kurşuna dizilmesi ve bunların kur'a ile seçilmesi 3- Bir evden silah atılırsa yakılması 4- Osmanlı Hükümeti memurlarının böyle bir durum ortaya çıkmasında idare haklarının ve hakimiyetlerinin iskatı ve sokaklarının mitralyöz, bomba ve gazlı mermilerle ateş altına alınması.

Antep'te Türk bayrakları indirtilerek yerlerine Fransız bayrakları çekildi. Türk kadınlarının çarşaflarının yırtılması, yüzlerinin zorla açılması gibi çirkin olaylar yaratan işgal kuvvetleri, direnen Türkleri de öldürüyorlardı. Ermenilerin taşkınlıklarının olayları büyüteceğini gören Fransızlar, Ermeni taburunun yerine Cezayir taburunu getirdilerse de artık durum değişmedi. Türk Ulusu'nun sabrı taştı.

KUVA-YI MİLLİYE'NİN KURULUŞU

M. Kemal Paşa'nın Anadolu'ya geçmesinden sonra, 8 Ağustos 1919'da yayınlanan bir bildiri ile, memleketi haksız yere işgal eden İtilaf Devletleri'ne karşı, Türk bağımsızlığını korumak için, ulusal kuvvetlerin kurulması ulusun kendi iradesiyle egemenliğine sahip çıkması duyuruldu. Ulusal sınırlar içinde vatan bir bütündür ilkesi ile yeni Türk vatanının sınırları belirtilmeye çalışılıyordu. Sivas Kongresi tüm ülkeyi bir inanç ve otorite altında toplarken, Güney Cephesi de Ali Fuat Paşa'nın komutasına verildi. Daha sonra 29 Haziran 1920'de cephe, İran sınırından Fırat Nehri'ne kadar Elcezire Cephesi ve Fırat'tan Antalya'ya kadar Adana Cephesi Komutanlıkları olarak ikiye bölündü.

Fransızların bu bölgeyi işgal etmesi üzerine her yerde halkın girişimiyle ulusal birlikler kurulmaya ve düşmana karşı silahlı mücadeleye başlandı. Sivas Kongresi'nden sonra da bu kuvvetlerin başına M. Kemal Paşa tarafından komutanlar atandı. Topçu Kemal Bey "Doğan" takma adıyla, piyade yüzbaşısı Osman Bey "Tufan" takma adıyla, yüzbaşı Ratip Bey "Sinan Paşa" takma adıyla Adana Cephesi'nde büyük hizmetler yaptılar. Güney Kuva-yı Milliyesi, gerçek anlamda bir halk hareketiydi. Eşkıya, çeteler ve zorbalar Kuva-yı Milliye'ye katılmadılar. Kuva-yı Milliye yalnız vatanseverlik ve Türklük duygusuna dayanıyordu.

Fransızlara karşı Suriye'de kurulan Arap Ulusal Hareketi, Türkiye'nin güney cephesinin yükünü hafifletti. Fransızlar hem Suriye'de hem de Güney Doğu Anadolu'da savaşmak zorunda kaldılar. M. Kemal Türk-Arap işbirliğini sağlamak, Fansızlara karşı birlikte savaşılmasını teşvik ettiyse de Faysal buna yanaşmadı. Fakat yine de Türkiye ile anlaşmak isteyenler vardı. Özellikle, daha önce Türk ordusunda yetişmiş olan Arap subaylar Türkiye ile işbirliğinden yanaydılar. Bu ilişki Fransızları çok endişelendiriyordu .

Güney Cephesi'nde Kuva-yı Milliye'nin kurulmasından sonra Fransızlara karşı şu savaşlar yapıldı.

1- Maraş Savunması : 20 Ocak-10 Şubat 1920 2- Urfa Savunması : 9 Şubat-11 Nisan 1920 3- Antep Savunması : 1 Nisan 1920-8 Şubat 1921 4- Adana Savunması : 21 Ocak 1920-20 Ekim 1921

Facebook'ta paylaş.

Alt 12-10-2009, 05:20 #4
İLTERİŞ HAKAN
Yasaklı Üye

BATI CEPHESİ

Batı Cephesi

Efendiler,1919 Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu Mondros Ateşkesi'ni imzalayarak savaştan yenik çıkmıştı. Ateşkesin hükümlerine göre Türk ordusunun silah ve cephanesi elinden alınıyor, tüm askeri kuvveti, jandarma da dahil olmak üzere 50.000 ile sınırlanıyordu. Bu durum karşısında Osmanlı Genelkurmayı ordusunun kadrolarını yeniden düzenlemek zorunda idi. İtilaf Devletleri'nin yetkilileriyle anlaşan Genelkurmay orduyu 9 Kolordu ve 20 Tümen halinde örgütlemeyi kabul ettirdi. Ateşkes'te birlik sayısı değil, insan sayısı sınırlandırılmıştı. Osmanlı Genelkurmayı bu boşluktan yararlanarak, insan sayısı az, fakat ileride mevcutlarının arttırılması ile büyüyebilecek bir iskelet kurmayı tercih etti. Böylece çok sayıda subay birliklerinin başında bulunabilecek, er sayısı çok az olmakla beraber, ordunun iskeleti bulunduğu için,gerekirse er sayısı arttırılabilecekti. 16 Mart 1920'de İstanbul'un resmen işgali üzerine Ankara'da B.M.M.'nin açılması ve Türk Devleti'nin Genelkurmayı'nın kurulmasıyla bu çalışmaların önemi kalmamakla beraber, Osmanlı Genelkurmayı'nın az mevcutlu da olsa, çok sayıda kolordu ve özellikle tümen, alay ve tabur kadrolarını koruması, yani hazır bir iskelet bırakması Türk Ulusal Ordusu'nun kuruluşunda büyük yararları oldu.

İzmir'in işgali ve Yunan ilerleyişine karşı ilk direniş bu zayıf askeri birliklerin bazılarından ve milis kuvvetlerinden geldi. Yunanlıların karşısındaki 17. Kolordu'nun 56. Tümeni hiç karşı koymadı. Bir kısmı Yunanlılarca esir ve bir kısmı da terhis edildi. Bu dağılma karşısında Yunan ordusuna karşı kurulan Kuva-yı Milliye ise zayıf askeri birlikler ve milislerden oluşuyordu. Kuva-yı Milliye ruhu bir süre sonra yayılmaya başladı. Müdafaa-i Hukuk örgütleri, Kuva-yı Milliye'ye asker ve para sağlamak işlerini yüklendiler. Böylece Ayvalık, Salihli, Denizli'ye kadar uzanan bir çizgi üzerinde Yunanlılara karşı Kuva-yı Milliye cephesi kuruldu. M. Kemal Paşa daha Havza'da iken Kuva-yı Milliye ile doğrudan ilgilenerek, birliklere gönderdiği emirlerde, her işgal eylemine karşı, halkın silahlandırılarak karşı konulmasını bildirmişti. Kuva-yı Milliye'nin büyük kısmını efelerin ve Ethem'in emrindeki kuvvetler oluşturuyorlardı. Bunların ağır silahları olmadığı gibi merkezi bir komuta düzeni ve disiplini de yoktu. M. Kemal Paşa Sivas Kongresi sırasında, bu kuvvetlerin örgütlenmesi gereğini göz önüne alarak 9 Eylül 1919'da Ali Fuat Paşa'ya "Batı Anadolu Genel Kuva-yı Milliye Komutanlığı" görevini verdi. Ancak Ali Fuat Paşa yeterince etkili olamadı. 23 Ekim'de Albay Refet Bey yöreye gönderildi ve bir rapor hazırlayarak, daha uzun süre Batı Anadolu Cephesi'nin tek komuta altına alınamayacağını bildirdi. Bu sebeple askeri, kuvvetler Albay Refet Bey'in komutasına verildi. Milis kuvvetler ise durumlarını korudular.

22 Haziran 1920'de başlayan Yunan genel saldırısı üzerine Balıkesir, Bursa düştü. B.M.M.'inde büyük tepkiler oluştu ve komutanlar sorumlu tutulup cezalandırılmaları istendi. M. Kemal Paşa komutanların kabahati olmadığını, emirlerinde yeterince asker, silah ve malzeme bulunmadığını, oysa Yunan Ordusu'nun Avrupa Devletleri'nce silahlandırılmış ve donatılmış olduğunu, milis kuvvetleriyle Yunan Ordusu'nun durdurulamayacağını belirterek, T.B.M.M.'nin gerçek anlamda bir orduya sahip olması gerektiğini söyledi. Bunun sağlanabilmesi için Kuva-yı Milliye'nin düzenli ordu haline dönüşmesi ve kısmi seferberlik yapılması gerekiyordu. Meclis'in kararı üzerine düzenli ordu kurulmasına başlandı.

Batı Cephesinde düzenli ordunun kuruluşunu engelleyen iki engel vardı. Birincisi firar olayları, ikincisi Kuva-yı Milliye örgütleri ve özellikle Ethem'in kuvvetleriydi. Birinci Dünya Savaşı sonunda asker kaçağı sayısı 300.000'e ulaşmıştı. Savaşın doğurduğu bunalım, yıkım ve sefalet, yeni bir savaş başlamasında büyük engelleyici durum yaratıyordu. Buna, Padişah'ın askerliği kaldırdığı propagandaları da eklenince, Anadolu'da T.B.M.M.'nin kararlarının yürütülebilmesi çok güçleşti. Asker kaçakları yüzünden düzenli ordu kurulmasında büyük güçlüklerle karşılaşıldığı için "Firariler Hakkında Kanun"un kabulüyle İstiklal Mahkemeleri kurulmuşlardı. İkinci engel ise Kuva-yı Milliye'nin düzenli ordu şekline dönüştürülmesi sırasında Ethem'in direnmesinden çıktı.

Facebook'ta paylaş.

Alt 12-10-2009, 05:21 #5
İLTERİŞ HAKAN
Yasaklı Üye

AYAKLANM

İsyanlar

Efendiler,1919 yılı içinde, millî teşebbüslerimize karşı başlayan iç isyanlar, sür'atle memleketin her tarafina yayıldı. Bandırma, Gönen, Susurluk, Kirmasti, Karacabey, Biga ve dolaylarinda; Izmit, Adapazari, Düzce, Hendek, Bolu, Gerede, Nallihan, Beypazaridolaylarinda; Bozkir'da; Konya, Ilgin, Kadinhan, Karaman, Çivril, Seydisehir, Beysehir, Koçhisar dolaylarinda; Yozgat, Yenihan, Bogazliyan, Zile,Erbaa, Çorum dolaylarinda; Imranli, Refahiye, Zara, Hafik ve Viransehir dolaylarinda alevlenen karisiklik atesleri, bütün memleketi yakiyor,hainlik, cehalet, kin ve bagnazlik dumanlan bütün vatan göklerini yogun karanliklar içinde birakiyordu. Isyan dalgalari, Ankara'da karargâhimizin duvarlarina kadar çarpti. Karargâhimizla sehir arasindaki telefon ve telgraf hatlarini kesmeye kadar varan kudurmuscasina kasitlar karsisinda kaldik. Bati Anadolu'nun, Izmir'den sonra, yeniden önemli bölgeleride, Yunan ordusunun taarruzlariyla çignenmeye baslandi.Dikkatle üzerinde durulmaya deger bir husustur ki, sekiz ay önce,millet, Hey'et-i Temsiliye etrafinda toplanarak, Damat Ferit Hükûmeti ile iliski ve haberlesmelerini kesmis iken, Ali Galip 'in tesebbüsü gibi tek tük olaylardan baska, böyle genel bir ayaklanma olmamisti. Bu seferki yaygin ve genel ayaklanmalar, sekiz ay zarfinda, memleket içinde çok hazirlik yapildigini gösteriyordu. Damat Ferit Hükûmetinden sonraki hükûmetlerle, millî suurun korunmasi ve güçlendirilmesi için yaptigimiz mücadelelerin ne kadar hakli sebeplere dayandigi, aci bir sekilde bir daha anlasilmis oluyordu. Millî Mücadele'ye kuvvet vermek için cephelerle ve ordu ile ilgilenme bakimindan Istanbul'daki hükûmetlerin gösterdigi baska türlü ihtimallerin aci sonuçlari da ayrica görülecektir4(Nutuk) AYAKLANMALAR

Amasya Genelgesi ile ulusun bağımsızlığının, yine ulusun azim ve iradesiyle kurtarılacağı ilkesinin ortaya konması, Erzurum ve Sivas kongreleri ile bu yolda, siyasi, askeri, idari örgütlenmeye ve ulusal bilinçlenmeye doğru gidilmesi karşısında, tahtını tehlikede gören Padişah daha başlangıçtan itibaren bu mücadelenin amansız düşmanı olmuştu. Bu sebeple İngilizlerle işbirliği yapmaktan geri kalmamış ve İngilizlerle en iyi anlaşan Damat Ferit Paşa'yı Sadrazam yapmıştı. Onun aracılığı ile de daha kongreler aşamasında M. Kemal'i, daha doğrusu ulusal örgütlenmeyi engellemek için her yola başvurmuştu. İngilizler Padişah aracılığı ile bu örgütlenmeyi boğmayı başaramayınca, Anadolu'daki ulusal hareketi etkisiz duruma sokmak için İstanbul'da Meclis toplanmasına razı olmuşlardı. Oysa bu Meclis Misak-ı Milli'yi kabul etti.Bunun üzerine, önceleri zayıf olan ayaklanmaları, daha sistemli ve güçlü bir silah olarak kullanma yoluna gittiler. İstanbul Hükümeti ve Padişah bu konuda İngilizlerle tam bir işbirliğine girdiler. Bu ayaklanmalar 1919 yılı sonunda dağınık ve etkisiz idiler, Fakat T.B.M.M.'nin açıldığı tarihlerde büyük tehlike durumuna geldiler.

Osmanlı Hükümeti ve İngiltere, uzun savaş yıllarının, Türk Ulusu'nun üzerinde yarattığı bıkkınlıktan ustaca yararlandılar. Osmanlı Devleti 'nin askerliği kaldırdığı ve vergilerin affedildiği propagandaları yapılıp, T.B.M.M.'nin halk gözünde otoritesini yıkmaya çalışıyorlardı. "Şeyhül-İslam Fetvası, Padişah Fermanı ve Hükümet Bildirisi" ile halkın dini ve geleneksel bağlılık duyguları Ulusal Mücadele'ye karşı kışkırtıldı.

İç ayaklanmaların nedenleri, bu ayaklanmaların bastırılması için başvurulan yöntemlerin de sebepleri olacağından önemlidir. Bu nedenleri özetlersek:

Uzun savaş yılları yokluk, umutsuzluk yaratmış, asker kaçaklarının çoğalmasına yol açmıştır. Özellikle asker kaçakları, ayaklanmaların insan gücünü oluşturması bakımından ayrıca önem taşıyordu. Ulusal Mücadele, vatan savunması için bu yoksul ve bıkkın halka ağır fedakarlıklar yüklediği için halkta, bunlardan kaçma eğilimi doğuruyordu. Halife-Padişah'a olan dinsel ve geleneksel bağlılık bu makamı meşru tanıtıyor ve Ulusal Mücadele'yi gayrı meşru gösterenlerin etkili olmasına yarıyordu. Hürriyet ve İtilaf Partisi ve Hükümet M. Kemal'i ittihatçı ve Bolşevik olarak tanıtıyorlardı. Padişah iradesi olmadan asker ve vergi toplandığı, bunun kanuna aykırı olduğu ileri sürülüyor, Yunan ordusunun Halife ordusu olduğu propagandaları yapılıyordu.

Ayaklanmalar İngilizler tarafından hazırlandığı ve yerli kaynaklarca beslendikleri için, bastırılması çok zor oluyordu. İsyancıların kuvvetli olduğu bölgelerde, halk onların Padişahı temsil ettiğine ve bu durumun sürekli olacağına inanıyordu. Bu sebeple bir çok yörede, halk ayaklanmaya katılıyor ve destekliyordu. 1920 yılının ilkbaharından yalnız dış düşman tehlikesiyle değil, ayrı bölgelerde birbirini izleyerek çıkan ayaklanmalarla uğraşıldı. Ayaklanma hareketleri Ankara'nın yakınlarına kadar geldi. Telefon ve telgraf telleri kesildi. İhanet, cehalet, kin, taassup bütün ülkeyi korkunç bir biçimde kapladı. Ayaklanmaların Ankara'yı bir çember içine aldığı bir sırada, Yunanlılar da 22-23 Haziran 1920'de batıdan saldırıya geçtiler. İçten ve dıştan gelen saldırılar birbirinden uzak olmakla beraber, bir merkezden yönetiliyorlar ve sistemli bir biçimde T.B.M.M.'nin çökertilmesine çalışılıyordu. Hükümet bir dış saldırıya kuvvet gönderse, iç ayaklanmayı bastıramıyor, iç ayaklanmaya kuvvet gönderse dış saldırıya karşı koyamıyordu. Bu sebeple Ulusal Mücadele'nin en buhranlı yılının 1920 yılı olduğu açıkça ortada idi. İç güvenlik en önemli sorun olmuştu. Ayaklanmaların bastırılmasında, özellikle Kuva-yı Seyyare Komutanı Çerkez Ethem ve Koçkiri Ayaklanmaları'na karşı Merkez Ordusu kuruldu.

(Merkez Ordusu, Karadeniz Bölgesi'nde çıkan Pontusculuk hareketine karşı Anadolu'da asayiş ve güvenliğin sağlanması amacıyla 9 Aralık 1920'de 3. Kolordu lağvedilip, onun yerine kuruldu.). Kuvvet yoluyla ayaklanmaların bastırılması mümkün oluyor, fakat başka bir yerde yeni bir ayaklanmanın çıkmasına engel olunamıyordu. Bu durum, henüz ulusal birlik ve bilinçlenmenin gerçekleşmemesinden kaynaklanıyordu. M. Kemal Paşa, yayınladığı bildirilerle halkı yardıma çağırıyor, fakat etkili olmuyordu. Bu yüzden, ceza önlemlerine başvurulması zorunlu oldu. Daha Sivas Kongresi sırasında sert önlemler alınmıştı. Fakat yeterli olmamıştı. Batı Cephesi'ndeki ayaklanmaları bastırmakla görevli 56. ve 61. Tümen Komutanlarına, bozguncu, asi, kışkırtıcı görevini yapamayan askeri ve sivil görevlileri, suçlarına göre tart, hapis, idam gibi her çeşit cezaları uygulamak için olağanüstü yetkiler tanındı. Fakat bunlar da yeterli olmadılar. İç ayaklanmalar çok sert önlemlerle güçlük!e bastırılabildi.

Ayaklanmaları tek tek ele almadan önce bir liste halinde gösterelim

1- Şeyh Eşref Ayaklanması (26 Ekim-24 Aralık 1919) Bayburt'un Hart kazasında, şeriat düzeni kurmak amacıyla oldu.

2- Bozkır Ayaklanmaları (27 Eylül-1 Ekim ve 20 Ekim-4 Kasım 1919) da Konya'nın Bozkır kazasında oldu.

3- Anzavur Ayaklanmaları (1 Ekim-25 Kasım 1919 ve 16 Şubat-16 Nisan 1920) arasında iki kez olmak üzere, İngiltere'nin Çanakkale Boğazı Bölgesi'nde güvenliklerini korumak için teşvik ettikleri bir ayaklanmadır.

4- Ali Batı ayaklanması.

5- Düzce Ayaklanmaları (13 Nisan-31 Mayıs ve 8 Ağustos-23 Eylül 1920 arasında) Osmanlı Hükümeti'nin bölgedeki Çerkezleri kışkırtması sonucu çıktı. Bu ayaklanmalar sırasında Ahmet Anzavur Geyve ve Adapazarı'na, Kuva-yı İnzibatiye de İzmit'e geldi.

6- Yenilıan Ayaklanması (14 Mayıs-12 Haziran 1920).

7- Yozgat Ayaklanmaları (15 Mayıs-27 Ağustos ve 5 Eylül-30 Aralık 1920) arasında Çapanoğulları'nın düzenlemesi ile çıktı.

8- Zile Ayaklanması (Mayıs-21Haziran 1920) arasında Osmanlı Hükümeti'nin çıkarcıları elde edip çıkardığı bir ayaklanmadır.

9- Konya Ayaklanması (2 Ekim-15 Kasım 1920) arasında, asker kaçaklarını yanlarına toplayan ve İstanbul'dan yönetilen çıkarcılar aracılığı ile çıktı.

10- Cemil Çeto Olayı ve Milli Aşireti Ayaklanması (Haziran-Eylül 1920) Doğu Anadolu'da Kürtçülük kışkırtması ile çıkan bir aşiret ayaklanması idi.

11- Koçkiri Ayaklanması (6 Mart-17 Haziran 1921) Kürdistan kurulması için Koçkiri Aşireti'nin çıkardığı bir ayaklanmaydı.

12 Pontusçuluk hareketi, Ulusal Mücadele'nin başından sonuna kadar süren ve tarihi Rum Pontus Devleti'nin yeniden kurulması amacına dayanan Karadeniz'in orta ve doğu bölgelerinde çıkan ayaklanma olaylarıdır. Bu bölgede çalışan İstiklal Mahkemeleri'nin kurulmasının en büyük etkeni bu olaylardır.

Bu ayaklanmaların özellikle bazıları T.B.M.M.'nin açıldığı tarihte bir merkezden sistemli bir biçimde yürütülmüş, olağanüstü tehlikeler yaratmışlardı. Bu ayaklanmalara daha sonra, Demirci Mehmet Efe ve Ethem'in Ayaklanmaları da eklendi. Bir yanda düşmanla, bir yandan da bu ayaklanmalarla mücadele edilmek zorunlu idi. Bazen aynı anda bir kaç yerde birden ayaklanma çıkıyordu. Bu ayaklanmaların bir merkezden yönetildiğini ve İstanbul Hükümeti'nin bunları kışkırttığını M. Kemal Paşa şöyle belirtiyordu:

"İstanbul'da Damat Ferit Paşa Hükümeti ve İstanbul'da, bütün yıkıcı ye hain örgütlerin kurduğu birlik ve bu birliğin Anadolu içindeki bütün ayaklanma örgütleri ve bütün düşmanlar ve Yunan ordusu, el birliği ile bizi yıkmak için çalışmaya başladılar. Bu Ortak saldırı siyasasının yönergesi de Padişah-Halife'nin, içinde düşman uçakları da bulunan her türlü araçlarla yurda yağdırdığı Huruc-u alessultan (Padişah'a Karşı Ayaklanma) fetvası idi." Yine M. Kemal Paşa'nın belirttiği gibi Sivas Kongresi ve sonrası döneminde, Ali Galip ve Şeyh Eşref olayları gibi tek olaylar bulunurken, B.M.M. nin açıldığı tarihe kadar geçen sekiz ay içinde ayaklanmaların ulaştığı boyutlar, bu süre içinde ne kadar büyük hazırlıklar yapıldığını gösteriyordu.

Facebook'ta paylaş.

Alt 12-10-2009, 05:22 #6
İLTERİŞ HAKAN
Yasaklı Üye

ANTLAŞMALAR

Antlaşmalar

Moskova Antaşması (16 MART 1921) T.B.M.M. açıldığında M. Kemal Sovyetlere dostluk önerisinde bulunmuştu. Fakat Sovyetler Birliği bu sıralarda, içte karşı devrimci güçlerle ve dışta da Polonya ile savaşıyordu. Diğer yandan İngiltere, 1917 Ekim Devrimi sonrası, Çarlık dönemi borçlarını ret eden Bolşeviklere ekonomik ambargo uygulamaya başlamıştı. Türkiye'nin tam bağımsızlık ilkesinden ödün vermeden dış ilişkilere hazır olması tezi de Sovyetlerin hoşuna gitmemişti. Emperyalizme karşı savaşan Türkiye'nin Sovyetleşebileceği umudunu duymuştu. Ermeni konusundaki yaklaşımları da Türkiye ile Sovyetler arasındaki ilişkilerin olumlu gelişmesini engellemişti. Birinci İnönü Savaşı'nın kazanılması Sovyetlerin Türkiye'ye daha çok yakınlaşmasını hazırladı. Ermeni hususunda ise sorun çözülmüştü. Londra'da İngilizler ile ticari bir antlaşma imzalamak üzere olan Sovyetler, İngilizleri kuşkulandırmamak için Türkiye ile görüşmelerini geciktirdi. İngiliz Başbakanı Lloyd George'u anlaşmaya Sovyetlerin Kemalistlere yardım etmemeleri hükmünü koydurmak istediyse de Sovyetler bunu ret ettiler. Ticari antlaşmayı saklayan Sovyetler daha rahat duruma geldiler. Fakat Londra Konferansı'na T.B.M.M. delegelerinin katılmasını, Türkiye'nin Emperyalistlerle anlaşmak istediği biçiminde yorumlayan Sovyetler bu sebeple olumlu bir sonuca ulaşmakta geciktiler. 8 Kasım 1920'de Moskova Elçiliği'ne atanan Ali Fuat Paşa'nın çalışmaları sonunda Türkiye ile Sovyetler Birliği 16 Mart 1921'de Moskova Antlaşması'nı imzaladılar.

Antlaşmanın hükümlerine göre:

1- İki taraftan birinin tanımadığı devletlerarası bir senedi diğeri de tanımayacaktır(Madde 1).

2- Sovyetler Birliği Misak-ı Milli'yi tanıyorlar(Madde 1).

3- Osmanlı Devleti ile Çarlık Rusya'sı arasında imzalanmış olan antlaşmalar hükümsüzdür(Madde 6).

4- Sovyetler kapitülasyonların kaldırılmış olmasını kabul ediyorlar (Madde7).

5- İki devlet aralarındaki ilişkileri sıklaştıracak iktisadi, mali ve sair antlaşmalar yapmayı kabul ediyorlardı.

6- Sovyetler, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Ermenistan ve Gürcistan arasında imzalanmış antlaşmalara göre tespit edilmiş olan sınırı, Batum Gürcistan'a geri verilmek şartıyla, tanıdılar. Ancak Türkiye Batum Limanı'nı serbestçe kullanabilecek ve bölge halkına geniş bu özerklik verecekti(Madde 2).

7- Boğazların bütün devletlerin ticaret gemilerine açık kalmasını sağlamak amacıyla Karadeniz'e kıyısı olan Devletlerin temsilcilerinin katıldığı bir konferansta konunun ele alınması prensip olarak kabul edildi. Fakat bu konferansta Türkiye'nin İstanbul üzerindeki egemenliğini tehdit eden kararlar alınmayacaktı (Madde 5).

8- Rusya elinde bulunan bütün esrirleri üç ay içinde iade edecektir (Madde l3).

Moskova Antlaşması Türkiye için büyük başarı idi. Büyük bir devlet T.B.M.M. Hükümeti'ni resmen tanıdı. Misak-ı Milli'yi ve Türkiye'nin kabul etmediği anlaşmaları (Sevr'i) kabul etmemeyi kabul etti. Her iki devlet de kendilerinden önceki (Çarlık Rusya ve Osmanlı Devleti ) döneme ait antlaşmaların geçersiz olduğunu ilan ettiler. Yalnız, Batum Gürcistan'a, işin gerçeği Sovyetlere bırakılıyordu. Buna karşılık, Sovyetler Kars ve Ardahan'ın Türkiye'ye ait olduğunu kabul ettiler. Türkiye Doğu Cephesi'ndeki kuvvetlerini Batıya kaydırmak olanağına kavuştu. Türkiye, Sovyetler gibi büyük bir devletin, İtilaf Devletleri'ne karşı politik desteğini ve ayrıca Türkiye'ye silah, cephane, araç, ilaç v.s. göndermesini sağladı.

Moskova Antlaşması'nın imzalanmasından yedi ay sonra, Sovyetler Birliği'nin aracılığı ile Türkiye ve Kafkas Cumhuriyetleri arasında 13 Ekim 1921'de Kars Antlaşması imzalandı. Moskova Antlaşması'nın hükümlerinin bir tekrarı olan bu antlaşma ile Türkiye'nin doğu sınırı kesinlik kazandı .

Bu arada Meclis Ulusal Mücadele'nin anlam ve önemini belirten iki olayı yaşadı. 12 Mart 1921'de İstiklal Marşı kabul edildi. 23 Nisan 1921'de de 23 Nisan günü "Ulusal Bayram" olarak ilan edildi.

Ankara Antlaşması

(20 Ekim 1921) Manda rejimi ile Suriye'ye yerleşen Fransa, Adana, Antep, Maraş, Urfa'yı İngilizlerden devralınca, burada çok güçlü bir Türk direnişiyle karşılaştı. Bu direniş Fransızlara çok ağır kayıp verdirdi. Suriye mandasını tehlikeye soktu. Türk Orduları'nın 1. ve II. İnönü Savaşları ve Sakarya Savaşı'ndaki başarıları Fransa'yı çok etkiledi ve tutumunu değiştirdi. Bu arada İtalyanlar Haziran ayından itibaren sessizce Anadolu'yu terk etmeye başladılar. 5 Temmuz 1921'de ise tamamen terk ettiler. Gerçi Ekim ayında, Anadolu'ya bir temsilci göndererek ekonomik ayrıcalıklar istedilerse de Ankara ret etti.

Fransızlar 1921 Mart ayından itibaren Türkiye ile görüşmelere başladılar. Bekir Sami Bey'in Fransızlarla Londra'da yaptığı antlaşma, bağımsızlık ilkesiyle bağdaşmadığı için ret edildi. Haziran ayında Franklin Bouillon'u Ankara'ya özel temsilci olarak gönderdiler. Görüşmeler olumlu hava içinde gelişirken Yunan saldırısı başlayınca, görüşmeleri askıya aldılar. Türk-Sovyet yakınlaşması Fransa'yı endişeye itti. Yunan saldırısı karşısında Türkiye'nin Sovyetlerden yardım alması üzerine Fransız basını "Denize düşen yılana sarılır." Türk sözünü hatırlatarak, Fransız çıkarlarının tehlikeye düşeceğini belirtiyordu.

Kral, Konstantin'in, başlattığı saldırıyı "Haçlı Seferi" olarak ilanı Avrupa'da etkili olmuş, Sovyetlerin Kemalistlere 150.000 kişilik bir ordu gönderdiği ve Anadolu'ya girdiği haberleri duyulmuştu. Yunan Ordusu'nun başlangıçtaki üstünlüğü Avrupa'da büyük etki yaptı. Fakat Türk Ordusu'nun savaşı kazandığının duyulması bütün umutlan yıktı. Fransız kamuoyunun görüşü ve Hükümetin tutumu değişti. Türkiye gerçegini kabul ettiler. 20 Ekim 1921'de Ankara Antlaşması'nı imzaladılar.

Ankara Antlaşması'nın Hükümleri

1- Her iki taraf bu antlaşmanın imzalanmasından sonra savaşa son vermeyi kabul ediyorlar.

2- Türk ve Fransız tutuklu ve savaş esirleri serbest bırakılacak

3- Antlaşmanın imzalanmasını izleyen iki ay içinde sözü geçen hattın güneyine Fransız kuvvetleri ve kuzeyine Türk

kuvvetleri çekilecek.

4- Boşaltma ve işgal her iki tarafça atanacak bir komisyonca saptanacak yöntemlerle gerçekleşecek.

5- Her iki taraf da boşaltılan bölgelerde tam bir genel af uygulayacaklar.

6- Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Misak-ı Milli'de açıkça tanınan azınlıklar hukukunun çeşitli devletler ve

bağlaşıkları arasındaki antlaşmalara göre aynı temelde kendisine uygulanacağını bildirir.

7- İskenderun ve Antakya bölgesi için Fransa özel bir yönetim rejimi kuracak, buradaki Türk halkına kültürlerini

geliştirmek için her tür kolaylık gösterilecek. Türkçe resmi dil olarak kalacaktır.

8- 3. maddede sözü geçen hat şöyle çözümlenmiştir: Sınır, İskenderun Körfezi üzerinden Payas'ın güneyinden Meydan-ı

Ekbez'e doğru gidecek. Oradan Suriye'ye, Karnaba ve Kilis Türkiye'ye

bırakılarak Çobanbey İstasyonu'nda demiryolunu izleyecek, demiryolu Nusaybin'e kadar Türk topraklarında kalacaktır.

Nusaybin ile Cezinei İbn Ömer arasındaki eski yol Türklerde kalarak Dicle'ye varacaktır. Yolda, her iki ülke de aynı

hakka sahip olacaktır. Bu antlaşmanın imzalanmasını izleyen bir ay içinde her iki taraf temsilcilerinin oluşturduğu bir

komisyon bu hattı saptayacaktır.

9- Osmanlı Hanedanı kurucusu Osman Gazi'nin dedesi Süleyman Şah'ın Türk mezarı adı ile anılan mezarın bulunduğu Caber

Kalesi Türk Bayrağı altında, Türk koruyucuları gözetiminde, Türk mülkü olarak kalacaktır.

1O-Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Pozantı-Nusaybin arasındaki Bağdat Demiryolu ayrıcalığının ve Adana'daki

şubelerinin haklarıyla işletme ve nakliyat-ı ticaretinin yasal hak ve yararlarıyla Fransız Hükümeti'nin seçeceği bir Fransız

grubuna verilecektir. Türkiye, Meydan-ı Ekbez'den Çobanbey'e kadar Suriye topraklarından trenle askeri ulaşım

yapabilecektir. Suriye'de Türk topraklarında aynı hakka sahiptir.

11- Bu anlaşmanın imzalanmasından sonra Türkiye-Suriye arasında bir gümrük anlaşması saptanması için karma komisyon

kurulacaktır.

12- Kuveik Suyu, Halep Şehri ile kuzeyindeki Türk bölgesi arasında acil bir şekilde bölünecek, Halep, gereksinmesine

göre, kendi masraflarıyla Türk toprağından, Fırat'dan su alabilecektir.

13- Yerleşik veya göçebe haktan 8. maddede saptanan hattın bu veyahut ta öteki tarafındaki otlaklardan yararlanma hakkı veya emlakı veya arazisi olanlar eski haklarından yararlanabileceklerdir. Hayvanlarını veya yavrularını, araç ve

gereçlerini gümrük veya vergi vermeksizin hattın öte tarafına nakledebileceklerdir. Bunlarla ilgili vergileri, oturdukları

ülkede vermek ile yükümlüdür.

Anlaşmanın imzalanması sırasında Türk delegesi Yusuf Kemal Bey, Franklin Bouillon'a, İskenderun ve Antakya bölgesi halkına Türk Bayrağı'nı ihtiva eden özel bir bayrak kullanma hakkının verilmesini istedi ve bu istekleri kabul edildi.

Bu antlaşma ile Birinci Dünya Savaşı öncesi kurulmuş bulunan İtilaf bloğu parçalandı. Versay'da kendisini desteklemeyen ve Almanya'ya yumuşak davranan İngiltere'ye kızan Fransa Türkiye hususunda İngiltere'ye oyun oynuyor ve tek başına hareket ediyordu. İngiltere bu antlaşmayı hayret ve dehşet ile karşıladığını gizlemedi. Fransa Türk cephesinde 60-70.000 asker beslemek ve Türklerle savaşmaktan kurtuluyordu. Bu antlaşma yalnızca Güney Doğu Anadolu için imzalanmakla beraber, Fransa gibi büyük bir Avrupa devletinin Türkiye'yi ve Misak-ı Milli'yi resmen tanıması bakımından çok önemliydi. Fransız desteğini yitirdikleri için Kilikya üzerindeki Ermeni hayalleri yıkıldı. 130.000'den çok Ermeni Suriye'ye, 30.000 kadar Ermeni de Kıbrıs'a göç etti. Doğu Anadolu'da da 300.000 kadar Ermeni, Ermenistan'a göç etti.

Facebook'ta paylaş.

Alt 12-10-2009, 05:23 #7
İLTERİŞ HAKAN
Yasaklı Üye
Bu antlaşmanın Türkiye'ye siyasi yararlarının yanı sıra, askeri bakımdan da büyük yararı oldu. Bu cephenin tasfiyesi ile Türkiye güneyini de güvenceye aldı ve buradaki askerlerini Batı cephesine taşımak olanağı buldu. Fransızlar bölgeyi boşaltırken Türkiye'ye satış ve hibe yoluyla silah, cephane bıraktılar.

Sömürge halklarının üzerinde de bu zaferin etkisi görüldü. Avrupa devletlerinin yenilmezliği konusu yıkıldı. Türk zaferi ve Avrupa Devletleri'nin Türkiye karşısındaki yenilgileri sömürgeler halklarına umut verdi.

Bu antlaşma ile Hatay Fransa'ya bırakılmakla Misak-ı Milli'den ikinci ödün verildi. Batum'dan sonra Hatay yitiriliyordu. Fakat o günün koşulları altında elde edilen büyük kazançtı. Çünkü Türkiye iki büyük cepheyi tasfiye etti. İki büyük ülke tarafından resmen tanındı. Kaldı ki Hatay üzerinde Türkiye haklarından vazgeçmeyecekti. 1923 yılında Adana'ya gelen Atatürk, burada kendisini siyah bayrakla karşılayan Hatay temsilcilerine "40 asırlık Türk yurdu yabancı eline bırakılamaz." diyerek, kurtuluş için söz vermiş ve sözünü 15 yıl sonra yerine getirmiştir .:Mudanya Ateşkes Antlaşması (11 Ekim 1922)< Anadolu'ya Yunan istilasından kurtaran Türk ordusu, bu sefer işgal altında bulunan diğer vatan topraklarını da kurtarmak üzere harekete geçti. Bir kısım kuvvetlerimiz İzmit'den İstanbul istikametinde ilerlerken, bir kısım kuvvetlerimiz de Çanakkale'ye yaklaştı. İstanbul ve Boğazları işgalleri altında bulunduran İtilaf devletleri, telaşa düşerek anlaşmak istediklerini bildirdiler. İngiltere, İtalya, Fransa temsilcileri Paris'te toplanarak, Türklere teklif olunacak barış esaslarını görüşmeğe başladılar. Görüşmeler sonucunda Türk Hükümeti'ne bir nota verdiler.

Mustafa Kemal tarafından bu notaya verilen cevapta, Meriç nehrine kadar Trakya'nın Türklere teslimi şartıyla, Mudanya'da askeri bir konferansın toplanmasını kabul ettiğimizi ve bu konferansta Türkiye'yi temsil etmek üzere İsmet Paşa'nın delege tayin edildiğini bildirdi.

Mudanya'da büyükçe bir yalı bu konferans için düzenlendi. 3 Ekimden itibaren delegeler ayrı ayrı savaş gemileriyle Mudanya'ya gelmeğe başladılar. Yunan delegesi General Mazarakis Mudanya'ya geldi. Fakat karaya çıkmayarak müzakerelerin sonucunu gemiden bekledi. Konferansta Türkiye'yi İsmet Paşa, İngiltere'yi General Harrington, Fransa'yı General Sharpy (Şarpi), İtalya'yı General Monbelli temsil ediyordu.

Görüşmeler dokuz gün sürdü, bir hayli heyecanlı ve zorlu oldu. Sonunda mütareke Türk görüş ve isteklerine uygun bir şekilde imzalandı (11 Ekim 1922). Yunan delegesi mukaveleyi imza etmek istemedi. Fakat üç gün sonra Yunanlılar bu mukaveleyi resmen kabul ettiklerini bildirdiler.

Mudanya Mütarekesi'nin Esasları

1.Bu mukavelenin yürürlüğe girme tarihinden itibaren Türk ve Yunan askeri kuvvetleri arasında savaş bitmiştir.

2.On beş gün içinde Yunan ordusu (Edirne dahil) Meriç ırmağının batısına çekilmiş bulunacaktır.

3.Boşaltılmanın bitmesinden sonra otuz gün içinde, Doğu Trakya Yunan Hükümeti memurları tarafından İtilaf kuvvetlerine, İtilaf kuvvetleri de Türklere teslim edeceklerdir.

4.Barış konferansının sonucuna kadar, Doğu Trakya'da Türkler 8000 jandarma bulunduracaklardır.

5.Mütarekenin imzalanmasından sonra İstanbul ve Boğazlar da Büyük Millet Meclisi Hükümeti idaresine bırakılacak, İtilaf kuvvetleri barışın imzasına kadar İstanbul'da kalacaklardır.

Mudanya Mütarekesi'yle Misak-ı Milli'nin topraklarımıza ait kısmı kabul edilmiş oldu.

Mütareke şartlarına göre, Trakya'da askeri ve sivil idareyi ele almak için tayin edilen Refet Paşa 19 Ekim'de İstanbul'a geldi. Halkın samimi tezahüratı arasında İstanbul'a giren gaziler; "Seni de, geldik, kurtaracağız, İstanbul?" şarkısını söylüyor, halk ise sevinç gözyaşları döküyordu.

Lozan Antlaşması:.

Lozan Konferansı genel toplantısı 21 Kasım 1922 günü yapılmıştır. Bu konferansta Türkiye Devleti'ni İsmet Paşa Hazret1eri temsil etti. Trabzon Milletvekili Hasan Bey ve Sinop Milletvekili Rıza Nur Bey, İsmet Paşa' nın başkanlığındaki delegeler hey'etini oluşturuyordu. Hey'etimiz, Kasım 1922 başlarında Lozan'a gitmek üzere Ankara' dan ayrıldı. Efendiler, iki dönemden ibaret olup sekiz ay devam eden Lozan Konferansı ve sonucu dünyaca bilinen bir husustur. Bir süre Ankara'da Lozan Konferansı görüşmelerini takip ettim. Görüşmeler hararetli ve tartışmalı geçiyordu. Türk haklarını tanıyan olumlu bir sonuç görülmüyordu. Ben bunu pek tabiî buluyordıım. Çünkü, Lozan barış masasında ele alınan meseleler yalnız üç dört yıllık yeni devreye ait ve onunla sınırlı kalmıyordu. Yüzyılların hesabı görülüyordu. Bu kadar eski, bu kadar karışık ve bu kadar kirli hesapların içinden çıkmak, elbette, o kadar basit ve kolay olmayacaktı. Efendiler, bilindiği üzre, yeni Türk Devleti'nin yerini aldığı Osmanlı Devleti , Uhud-ı Atîka adı altında birtakım kapitülasyonların esiri idi. Hristiyan halkın birçok hakları ve ayrıcalıkları vardı. Osmanlı Devleti , Osmanlı ülkesinde oturan yabancılara karşı yargı hakkını uygulayamazdı; Osmanlı vatandaşlarından aldığı vergiyi, yabancılardan alması engellenmiş bulunuyordu. Devletin varlığını kemiren ve kendi sınırları içinde yaşayan azınlıklarla ilgili tedbirler alması mümkün değildi. Osmanlı Devleti , kendisini kuran temel unsurun, Türk milletinin, insanca yaşamasını sağlayacak tedbirleri alma bakımından da engellenmişti; memleketi imar edemez, demiryolu yaptıramazdı. Hattâ okul yaptırmakta bile serbest değildi. Bu gibi durumlarda yabancı devletler hemen işe karışırlardı. Osmanlı hükümdarları ve çevresindeki yakınları debdebe ve gösteriş içinde yaşayabilmek için memleket ve milletin bütün servet kaynaklarını kuruttuktan başka, milletin her türlü çıkarlarını feda etmek, devletin haysiyet ve şerefini ayaklar altına almak suretiyle birçok dış borçlar yapmışlardı. O kadar ki, devlet bu borçların faizlerini bile ödeyemeyecek duruma gelmiş, dünya gözünde "müflis" sayılmıştı.(Nutuk)

Mudanya'daki başarılarını gördüğü İsmet Paşa'yı Lozan'a da göndermeye karar veren M. Kemal Paşa, önce İsmet Paşa'nın Dışişleri Bakanı olmasını sağladı. 2 Kasım'da da Meclis'te yapılan oylama sonucu İsmet Paşa,Lozan'a gidecek Türk Heyetinin Başkanı seçildi. M. Kemal Paşa İsmet Paşa 'yı seçerken onun bütün hayatı boyunca başarılarını ve kişiliğini göz önüne almıştı. Çalışkan, azimli, zeki, kültürlü, sorumluluktan çekinmeyen, girişim sahibi ve her aldığı işi başaran birisi olan İsmet Paşa'nın Lozan'a gönderilmesi için yaptığı seçim, İsmet Paşa'nın bundan sonraki politik hayatını da etkileyecekti.

Facebook'ta paylaş.

Alt 12-10-2009, 05:24 #8
İLTERİŞ HAKAN
Yasaklı Üye
İsmet Paşa Lozan'a ülkesinin geleceğinin sorumluluğunu omuzlarında taşıyarak gitti. Karşısında Avrupa'nın kurnaz ve tecrübeli politikacıları vardı. İngiltere'yi Lord Curzon temsil ediyordu. Konferans 20 Kasım 1922'de açıldı. Konferans'a davetçi devletler olarak İngiltere, Fransa, İtalya ve bundan başka Yunanistan, Yugoslavya, Japonya, Romanya, ayrıca Boğazlar hususunda Sovyetler Birliği ve Bulgaristan katılıyordu. Amerika ise yalnızca bir gözlemci gönderdi. Fakat asıl sorunlar Türkiye ile İtilaf bloğu ve Yunanistan arasında idi. General Harrington, Mudanya'da edindiği tecrübe ile Lord Curzon'a bir mektup yollayıp, İsmet Paşa'ya dikkat etmesini "Sert bir ceviz" ile karşı karşıya olduğunu bildirmişti. Gerçekten de daha ilk gün açılışta, İsmet Paşa takdim edilince, İsmet Paşa elindeki nutku okumaya başladı. Konu sonra anlaşıldı. İsmet Paşa Lord Curzon'un konuşma yapacağını öğrenmiş, bunun üzerine İngiliz delegesinin konuşma hakkı varsa ben de konuşurum demişti. Poincare İsmet Paşa'dan vazgeçmesini rica etmişti. İsmet Paşa da "Lord Curzon vazgeçsin o zaman ben de vazgeçerim." yanıtını vermişti. Curzon konuşma yapınca İsmet Paşa da nutkunu okumuştu. Türkiye'nin yıllardan beri sıkıntılar çektiğini, her yaşta Türkün kadın, çocuk, erkek savaştığını, vatanlarını savunduğunu hatırlatıp, Türkiye topraklarının dört yıldan beri yakılıp, yıkıldığını ama bütün bunlardan yılmadıklarını, istiklal aşkıyla dolu bulunduklarını belirtti ve konuşmasını "Efendiler, çok ıstırap çektik, çok kan akıttık. Bütün medeni uluslar gibi hürriyet ve istiklal istiyoruz." sözleriyle tamamladı. İsmet Paşa'nın bu konuşmasını Curzon ve Mussolini alkışladılar.

İtilaf Devletleri Lozan'ı Birinci Dünya Savaşı sonrası olayı gibi görüp Türkleri yenik bir ulus gibi kabul etmek istiyorlardı. Oysa Türkiye silahının hakkıyla düşmanlarına üstünlüğünü kabul ettirmişti. İsmet Paşa zafer kazanan bir ülkenin temsilcisi olarak, Türkiye'nin tam bağımsızlığından ve ulusal sınırlarından ödün,vermemek için kararlıydı. İtilaf Devletleri'nin karşısında, Osmanlı Devleti 'nin ezik devlet adamları yoktu. Ulusal inanç ve iradenin temsilcisi olan kararlı, sert, akıllı, yılmak bilmeyen yeni bir Türk devlet adamı vardı ve daha ilk günden durum anlaşıldı. Lozan'da altı yüz yıllık Osmanlı İmparatorluğu 'nun hesabı görülecekti. Türkiye'nin, tam bağımsızlık tezini bilen Fransa da şimdi İngiltere'nin yanında yer aldı. Fransa'nın bu tutumu İsmet Paşa'yı çok şaşırttı, ama yıldırmadı. Curzon ise, dizginleri elinden bırakmayıp, Orta Doğu'da ülkesinin itibarını Türkiye'nin zararına yeniden canlandırmak istiyordu. Paris'e uğrayan Curzon, İngiltere ile Fransa işbirliğini sağlamıştı. İtalya şimdi, özellikle ekonomik konularda İtilaf bloğuna katıldı. Türkiye ile İtilaf Devletleri arasında Boğazlar, Musul, Kapitülasyonlar ve Osmanlı Borçları ve Türkiye ile Yunanistan arasında azınlıklar ve Patrikhane sorunları vardı. BU sorunları çözmek için üç komisyon kuruldu ve çalışmalar başladı.

Boğazlar konusu tartışılırken, Sovyet temsilcisi Çiçerin de görüşmelere katıldı. Çiçerin Boğazlar konusunu Türk-Sovyet ilişkileri ve Misak-ı Milli çerçevesi içinde ele alarak Türkiye'yi destekledi. Boğazların savaş gemilerine kapalı ve Boğazların savunulmasının Türkiye'ye ait olması gerektiği hususunda Sovyetler ile Türkiye aynı görüşü paylaşıyorlardı. İsmet Paşa müttefiklerin isteklerini tartışmayı kabul edince Türk-Sovyet ilişkisi gerginleşti. Türk-Sovyet dostluğu İngiliz tehlikesine karşı kurulmuştu. Oysa Türkiye batıya kendini kabul ettirmek istiyordu. Sovyetlere yaklaşmak tehlikeli olabilirdi. Türk-İngiliz ilişkilerini sertleştiren önemli konu Musul idi. Türkiye Musul'un coğrafi ve nüfus bakımından Türkiye'nin bir parçası olduğunu ileri sürerken, İngiltere özellikle petrol ve stratejik önemi dolayısıyla burayı Türkiye'ye bırakmak istemiyor ve bu sebeple burada yaşayan Kürtleri de el altından kışkırtıyordu. Türkiye Kürtlerle Türklerin aynı soydan geldiğini binlerce yıllık kültür birliği ve din birliği ile kardeş olduğunu belirtti. Fakat İngiltere bunu ciddiye almadı. Türkiye'nin üstünde durduğu en önemli konuların başında Kapitülasyonlar geliyordu. Türkiye'yi batının açık pazarı haline sokan Kapitülasyonların bütünüyle kaldırılmasını isteyen Türkiye'nin karşısında Fransa başta olmak üzere müttefikler birleştiler. Osmanlı borçlarının ise yalnızca Türkiye'nin payına düşeni ödemeyi kabul eden Türkiye'den müttefikler, bütün borçları ve Duyun-u Umumiye'nin tatlı karlarının devamını istiyorlardı. Azınlıklar hususunda ise Venizelos Patrikhane'yi de ileri sürdü. Türkiye, Yunanistan'ın Türkiye'de yaptığı tahribatın 4 milyar Frank olduğunu belirtip tazminat isteyince Venizelos, Yunan Ordusu'nun Anadolu'ya İtilaf Devletleri'nce ve onların çıkarları için çıkartıldığını ileri sürdü.

Sorunlar Türkiye'nin haklarını tanımak istemeyen Müttefiklerin Türk isteklerini reddetmesi yüzünden çözülemedi. İsmet Paşa 20 Aralık 1922'de Ankara'ya yolladığı raporda "Konferansın bir bunalım sonunda kesilmesi olasılığına karşı hazırlıklı bulunmak." gerektiğini bildirmişti. Fevzi Paşa her olasılığa karşı orduların ileri harekata hazırlanmasını bildirdi. Başkomutan da alınan bu önlemleri yerinde buldu. Boğazları kapatmak ve Musul üzerine yürünmesi için gerekli önlemler alındı. M. Kemal yeni bir savaş istemiyordu. Fakat Türkiye'nin, kanla kazandığı haklarını da bırakmamakta kararlıydı. Türkiye barış için beklemeyi kabul etmişti. Fakat Türkiye'nin tam bağımsızlığını kabul eden bir barış olmayacak ise savaşa devama kararlıydı. M. Kemal Paşa 5 Ocak 1923'de İsmet Paşa'ya yolladığı telgrafta orduları denetlemek için geziye çıktığını belirtip kendisine güç verdi. Fakat görüşmeler Ocak ayı sonunda çıkmaza girdi. İngiltere Musul hususunda direniyordu. Diğer devletleri Türkiye'nin isteklerine razı etmek mümkündü. İngiltere ile anlaşmak için Musul'dan vazgeçmek gerekiyordu. Bu durumda anlaşma olmadı. Konferans 4 Şubat'ta dağıldı. Konferans'ta anlaşılan tek konu, Türkiye ile Yunanistan arasında 30 Ocak'ta imzalanan sivil rehinelerle, asker tutsakların geri verilmesi oldu.

İsmet Paşa Romanya üzerinden Türkiye'ye döndü. Romanya'da iken 6-7 Şubat gecesi yaptığı açıklamada, Türkiye'nin barış için elinden geleni yaptığını ve dünya kamuoyunun bunu takdir edeceğine inandığını belirtti. Eskişehir'de M. Kemal ile buluşan İsmet Paşa 20 Şubat'ta Ankara'ya vardı. Bakanlar Kurulu'ndaki görüşmelerden sonra 20-24 Şubat tarihlerinde Meclis'te gizli oturumlarda konu ele alındı. Muhalifler İsmet Paşa'yı, Meclis'te açıklama yapmadan M. Kemal ile buluştuğu için sert bir dille eleştirip, Misak-ı Milli'ye ihanet ettiğini, hatta İngilizlerden rüşvet aldığı yolunda çirkin iddialar ileri sürdüler. M. Kemal olaya müdahale ederek İsmet Paşa'nın yanında yer aldı. Meclisteki hava aşırı derecede gerginleşmişti. Sonunda 8 Mart'ta İsmet Paşa'nın imzasıyla müttefik devletlere Türkiye'nin önerileri bildirildi. Türkiye'nin notasını Londra'da toplanarak inceleyen Müttefikler ile anlaşılması üzerine, Konferans'ın 23 Nisan'da yeniden toplanması kararlaştırıldı.

Bu arada 17 Şubat 1923'te İzmir'de İktisat Kongresi toplandı. 4 Mart'a kadar süren bu kongre resmi olmamakla beraber ilk Türk İktisat Kongresi idi. Kongre M. Kemal Paşa'nın nutku ile açıldı. Bu kongrede kabul edilen esaslar Türkiye'nin liberal bir ekonomik düzene yöneleceğini gösteriyordu. Bu kongrenin ekonomik yönü ilerde ayrıca ele alınacaktır. Fakat özellikle Lozan görüşmelerinin kesildiği bir tarihte toplanan kongre de Türkiye'nin liberal ekonomik sisteme gireceği izlenimini yaratması batılılar üzerinde etkili oldu. Türkiye'nin Sovyetlere kaymayacağı güveni gelmeye başladı.

Ulusal Mücadele için toplanmış bulunan T.B.M.M., görevinin son bulduğunu kabul ederek dağılma kararı aldı ve 16 Nisan'da dağıldı.

Lozan'ın İkinci Evresi

İsmet Paşa Lozan'a ikinci kez gittiğinde İngiltere'yi Curzon'un yerine gelen Sir Horas Rambold, Fransa'yı General Pelle temsil ediyordu. Konferans 23 Nisan 1923'de toplandı. Konferansın siyasi konuları daha kolay çözülürken, ekonomik ve mali konular yine sert tartışmalara yol açtı. İngiliz temsilcileri, Yunanistan'ın savaş tazminatı ödemesinde ısrar eden İsmet Paşa'ya karşı, Anadolu'ya saldırttıkları Yunanistan'ın avukatlığını, biraz da suçluluk kompleksi ile ileri boyutlara kadar götürüyordu. Savaş tazminatı konusu İsmet Paşa ile Başbakan Rauf Bey'in de arasını açtı. Aralarında geçen diğer yazışmalar iyice sertleşince, M. Kemal duruma müdahale etti. Yunanlılar tamirat borcu için Karaağaç Bölgesi'ni Türkiye'ye bırakmaya razı oluyordu. Fakat Türkiye bu kadarla yetinmek istemiyordu. İsmet Paşa'nın karara varamadığı konularda M. Kemal Paşa yardımcı oldu. İsmet Paşa 20 Temmuz'da M. Kemal Paşa'ya bir telgraf çekerek, "Her dar zamanımda hızır gibi yetişirsin. Dört beş gündür çektiğim acıyı tasavvur et. Büyük işler yapmış ve yaptırmış adamsın. Sana bağlılığım bir kat daha artmıştır. Gözlerinden öperim pek sevgili kardeşim, aziz şefim." teşekkür etti. Tarafların uzun tartışmaları ve sert mücadeleleri sonunda 24 Temmuz'da antlaşma imzalandı. M. Kemal, İsmet Paşa'ya kutlama telgrafı çekti. Türkiye'nin büyük kentlerinde 101 pare top atılarak barış kutlandı. "Barış", Türk Ulusu'nun yüz yıllarca özlemini çektiği kavram. Tam bağımsız Türk Devleti bu barış ile bütün dünya tarafından kabul olunuyordu.

Facebook'ta paylaş.

Alt 12-10-2009, 05:24 #9
İLTERİŞ HAKAN
Yasaklı Üye
Lozan Antlaşması'nın Hükümleri

Ön sözünde, devletlerin bağımsızlık, egemenlik haklarına saygılı olunmasına uyulması ilkesinin yer aldığı Lozan Antlaşması'nın hükümleri oldukça geniştir. Bu hükümleri "Sınırlar, Azınlıklar, Kapitülasyonlar, Borçlar, Boğazlar, Savaş Tazminatı" gibi esaslar altında toplayarak özetleyebiliriz.

Sınırlar:

* Suriye Sınırı: 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşması'nın esaslarına göre kabul edildi.

* Irak Sınırı: Irak sınırı ve Musul sorunu Lozan'da çözülemedi. Bu anlaşmazlık Türkiye-İngiltere arasında dokuz ay içinde çözümlenmek üzere antlaşmanın sonrasına ertelendi.

* Batı Sınırı: Yunanlılarla olan sınır Misak-ı Milli'ye göre çözüldü. Karaağaç savaş tamiratı olarak Yunanistan tarafından Türkiye'ye verildi. On iki Ada İtalya'da kaldı. İmroz ve Bozcaada Türkiye'ye verildi. Diğer Ege Adaları Yunanistan'da kaldı.

Azınlıklar:

Azınlıklara Türkiye'nin egemenliği ile bağdaşmayan haklar verilmedi. Türk vatandaşı olanların kanunlar önünde eşitliği kabul edildi. Türkiye'deki Rumlar ile Yunanistan'daki Türkler mübadele (Takas) edilecekti. Yalnız İstanbul'daki Rumlar ile Batı Trakya'daki Türkler mübadele dışında bırakılacaktı.

Kapitülâsyonlar:

Kapitülâsyonlar kaldırılmıştır. Yalnız beş yıllık bir geçiş süresi verilmiştir. Türkiye'yi yüz yıllardır, ekonomik, mali, idari, adli yönden sömüren büyük bir sorun tarihe gömüldü.

Dış Borçlar: 1854'te başlayan ve 1881'de Osmanlı Maliyesi'nin iflası ve Düyun'u Umumiye'nin kuruluşuna yol açan Osmanlı borçları, ileriki yıllarda daha da artmıştı. Osmanlı İmparatorluğu 'nun parçalanması sonucu kurulan yeni devletlere pay edilen Osmanlı borçlarından Türkiye kendi payına düşeni kabul etti. Alacaklılar ödemelerini altın veya sterlin (İngiliz Lirası) ile ödenmesini istediler. Fakat Türkiye Fransız Frangı ile ödenmesini kabul ettirdi. Bu ödeme şekli Türkiye için daha karlı idi. (Türkiye bu borçların en son taksidini 1951 yılında ödedi.)

Boğazlar:

Savaş tehlikesi karşısında veya Türkiye'nin savaşa girmesi durumunda silahlandırılabilecekti. Boğazların her iki yakasında 15 km.lik bir bölge silahsız olacaktı. Boğazların idaresi uluslararası bir kuruluş olan "Boğazlar Komisyonu'nca yapılacaktı. Savaş gemilerinin boğazlardan geçişi esaslara bağlandı.

Bu arada yeni Meclis için seçimler tamamlandı ve Lozan Antlaşması'nın onaylanması yeni Meclis'in görevi oldu. Meclis'te Hatay'ın ve Trakya'da bazı yerlerin dışarıda kalması, Meis gibi Anadolu'ya çok yakın adaların Yunanistan'a bırakılması eleştirilere yol açtı. Fakat yapılan görüşmelerden sonra Meclis 23 Ağustos 1923'te 227 oydan 213'ünün evet oyu ile antlaşmayı onayladı.

Antlaşmanın Önemi

Lozan Antlaşması, Türkiye'nin Mondros ve Sevr ile elinden alınmak istenen topraklarını ve bu topraklar üzerindeki Türk Ulusu'nun bağımsızlığını geri getirdi ve ulusal sınırlar içinde yeni bir Türk Devleti'nin varlığını sağladı. Türkiye, Birinci Dünya Savaşı'nın galibi ve Almanya'ya, Avusturya'ya, Bulgaristan'a istediklerini dikte ettirerek yaptırmış olan İtilaf Devletleri'ni, bağımsızlık savaşlarında yenerek Misak-ı Milli'yi ve bağımsızlığını kabul ettirdi. Sevr ile yok edilmek istenen Türk varlığı, "Türk Mucizesi" ile Lozan'da tüm dünyaya onaylatıldı. Sevr ile "Doğu Sorunu"nu dilediği gibi çözmek isteyen İngiltere ve Fransa, Türkiye'nin gücü karşısında, bu sorunun Türkiye'nin istediği biçimde çözümlenmesini kabul ettiler ve "Doğu Sorunu", "Avrupa'nın Hasta Adamı" gibi sorunlar tarihe karıştı. Türkiye Emperyalizm'e karşı silahlı bağımsızlık savaşını kazandı ve bunu siyasal alanda da kabul ettirdi. Bu olay, Atatürk'ün dediği gibi bütün mazlum uluslara etki yaptı ve bağımsızlık inançlarını kamçıladı. Hindistan'dan Arabistan'a, Kuzey Afrika'ya yaptığı bu etki sömürgeciliğin sonunu getirdi. İngiliz İmparatorluğu'nun çökmesini hazırlayan en büyük etken Türkiye örneği oldu. İngiltere, Türkiye'nin bağımsızlığını kazanmasının bütün sömürgelere yapacağı etkiyi bildiği için,başından beri Ulusal Mücadele'nin amansız düşmanı kesilmişti ve Lozan'da da bunu sürdürdü. Öyle ki Türk-İngiliz ilişkileri ancak l939'da düzelebildi.

Kürdistan sorunu söz konusu olmadı. Ermenistan işi, Türkiye'nin gücü karşısında tarihe karıştı. Kuşkusuz Lozan'da çözülen sorunların en önemlisi Kapitülasyonların kaldırılması oldu. Bu konu üzerinde kısaca durmak gerekir.

Kapitülasyonlar

Yabancı Devlet tebasının ve konsolosunun bir ülkede sahip olduğu ayrıcalıklar ve muafiyetleri tanımlayan kapitülasyon anlamı dar ve az kullanılan biçimiyle de savaş vaktinde bir şehir, ordu veya ülkenin düşmana teslimi anlamına gelmektedir. Osmanlı İmparatorluğu 'nda ise "Uhud-u Atik" biçiminde kullanılmış olup, yabancılara ikamet, seyahat serbestliği, şahıs ve mallarının korunması, dini özgürlüklerini, birçok vergiden muaf olmalarını sağlamakta idi. 1365'de Ragusa, 1378'de Ceneviz, 1460 da Toskana ve 1480'de Venedik'e ticari ayrıcalıklar tanınmıştı. Fakat Kapitülasyonların asıl başlangıcı 1535 yılında Kanuni'nin Fransa'ya tanıdığı ayrıcalıklar oldu. Buna göre Fransız tüccarlar Osmanlı ülkesindeki limanlarda serbestçe ticaret yapabilecekti Daha sonra bütün Avrupalıların yararlanacağı bu imtiyazlar ekonomik, adli, idari, bir biçim aldı. Yabancıların Osmanlı İmparatorluğu 'nda bu ekonomik ve hukuki üstünlüğü yanı sıra, bu sayede batının yarı sömürgesi haline girilmişti. Her Padişah vaktinde yenilenen Kapitülasyonlar 1740 yılından sonra devamlılık kazandı. Bu tarihten itibaren yabancılar dokunulmazlık kazandılar. Suç işleseler bile evleri araştırılamaz, bağlı bulunduğu devletin rızası olmadıkça bir yabancı sınır dışı edilemez, vergi alınamazdı. Hükümet içinde hükümet demek olan, ülkenin egemenlik haklarını sınırlayan bu durum Osmanlı İmparatorluğu 'nu yarı bağımlı açık bir pazar ülkesi yapmıştı. Osmanlı Devleti çeşitli fırsatlardan yararlanarak Kapitülasyonları kaldırmayı denedi. 1856'da ilk girişim sonuçsuz kaldı. 1877-8 Osmanlı-Rus, 1897 Osmanlı-Yunan ve Trablusgarp Savaşları'nda Osmanlı Devleti tek yanlı olarak Kapitülasyonları kaldırdı. Fakat yine yürürlüğe girmesini engelleyemedi. En son 9 Eylül 1914'de İttihat ve Terakki tarafından kaldırıldı. Mondros'tan sonra yine yürürlüğe girdi. Kurtuluş Savaşı'nda Kapitülasyonlar kaldırıldı. Erzurum Kongresi ile başlayan ve Misak-ı Milli ile ilan edilen kararda yabancılara ekonomik ayrıcalıklar tanınmayacağı belirtildi. Lozan'da bu sorun, bütün baskılara rağmen son buldu. Ekonomik bağımsızlık olmadan, siyasi, askeri, kültürel bağımsızlık olmayacağını belirten Atatürk'ün tezi gerçekleşti.

Facebook'ta paylaş.

Alt 12-10-2009, 05:25 #10
İLTERİŞ HAKAN
Yasaklı Üye

KUVVA-İ MİLLİYE

Kuvva-i Milliye

Kuva-yi Milliye harekatının coğrafi sınırı Gediz Nehri uzanımında Kula'dan güneye doğru Denizli-Köyceğiz hattı batısında kalan Güneybatı Anadolu kesimidir. Kronolojik açıdan ise,1. Bölümde gerekçisinin açıklandığı üzere, 15 Mayıs 1919 tarihinden 1. İnönü muharebesinin yapıldığı 6 Ocak 1921'e kadar olan zaman bölümünü kapsar.

"Kuva-yi Milliye" deyimi, Milli Mücadele'de iki kullanılmıştır. Birincisi,"ulusal kuvvetler", yani "milis haşık ordusu" anlamındadır. Öteki anlamıysa geniş kapsamlı olup, Milli Mücadeleyi, bir bütün olarak belirtir. Silahlı halk kuvvetleriyle birlikte Müdafaayı hukuk ve Reddi İlhak kuruluşları, heyeti milliyiler, kongreler, Ankara'da kurulmuş olan Millet Meclisi ile, bunlara yardımcı olan bütün organlar ve ordu, Ulusal Kuvvetler, yani Kuva-yi Milliyeydi.

Bütün bu kuvvetlerin yarattıkları hareketin, galip devletlere mütareke imzalamış olan Osmanlı Devleti , ile hukuksal ve siyasal bir ilgisi yoktu. Başta ordu olmak üzere, Kuva-yi Milliye olarak adlandırılan kuvvetler, devlet kuvvetleri olmaktan çıkmış, ulusal mal olmuştu. Gerçektende her türlü hareket, ulusa dayanıyor ve onun adına yapılıyordu. Bu nedenle, Milli Mücadeleye katılan ve taraftar olan herkese "Kuva-yi Milliye" yada "Millici" deniyordu.

Milli Mücadelemizin başlangıcı, klasik anlamda bir teşkilatlanma olmasa da, Kuva-yi Milliye ruhunun uyanışı, şahlanışı ile yurdumuzu işgal eden düşmanlara karşı milletin baş kaldırılması, mevzii mücadeleleri ve başarıları oluşturmaktadır. Bu mevzii başarıları Türk milletine, o günleri şartlarına göre gayet modern olan düzenli ordulara karşı, büyük imkansızlıkları içerisinde dahi muharebe edilebileceği fikrini, azmini, inancını vermiştir. Ümitsizlikler ümide dönüşmüştür. Zaten Türk'ün mayasında, özünde var olan esir olarak yaşamaktansa ölmek yeğdir inancı, Kuva-yi Milliyenin teşkili ile en mükemmel şekilde tekrar canlanmış ve sonuçta, bu ruhla kurulan düzenli ordu ile kesin zafer gerçekleşmiştir.

Kuva-yi Milliye'nin amaçlarının başında hiç bir devletin ve Milletin egemenliğini kabul etmeyerek, Türk Milletinin kendi bayrağı altında yaşama hakkını ve bağımsızlığını oluşturmak gelmiştir. İzmir'in işgali, Yunanlıların zalimce hareketleri, karşısında itilaf Devletlerinden ve Osmanlı hükümetinden hiç bir teşebbüs gelmediğini gören halk, kendi varlığını korumak amacıyla silahlandı.

Sadece yaşama haklarının savunulması amacıyla yapılan bu hareketiyle yapılan bu hareketin meşru bir davranış olduğu bütün millet ve ordu tarafından kabul edildi.

Değişik kesimden gelme insanlardan oluşan karmaşık bir yapısı vardı. Saflarında ulusal çarpışmalara katılan gönüllülerin yanı sıra Kurtuluş savaşı öncesinde ve savaş sırasında askerlikten, adaletten kaçanlarda yer alıyordu. Komutanlarda; Demirci Mehmet, Yörük Ali gibi ünlü efelerden ipsiz Recep gibi eşkıya reislerine; Kuşçubaşı Eşref, parti pehlivan pios, komitacılardan emekli muvazzafı ordudan ayrılmış subaşları, yedek subaylardan, aydın ve eşraf kesimlerine kadar oldukça farklı bir yapı ve ayrılmak serbest olduğundan, mevcutların sayıları da sürekli değişiyordu.

Kuva-yi Milliye'ye karşı olan Birinci Divani Harbi örfi, yayımladığı idam listesinde başta 3. Ordudan azledilmiş Mustafa Kemal Paşa olmak üzere pek çok Kuva-yi Milliyeci subayın isimlerine yer veriyordu. Teşkilat, 13 Haziran 1919'da Yunanlıların ve Rumların Bergama'yı işgal etmelerinden 48 saat sonra bir saldırı düzenleyerek işgalcileri bozguna uğrattı. 16 Haziran 1919!da, daha önce(29 Mayıs) Ayvalık bölgesinde başlayan ilk silahlı milli mukavemeti organize etti.

Kuva-yi Milliye gerilla taktiği ile çalıştığı için Yunanlıların zayıf noktalarına sık sık baskınlar yaparak, bazen de cephe savaşlarıyla Yunanlılara korku salmaktaydı. Yunan işgal kuvvetleri komutanlığı, Venizelos'a gönderdiği bir raporda şöyle diyordu: "Tam bir Türk seferberliği ve kuvvetli bir Jöntürk teşkilatı karşısında bulunuyoruz. Her taraftan saldırıya uğrayarak her gün bir miktar arazi terk etmeye mecbur oluyoruz. Şayet derhal, hiç olmazsa bir tümen gönderilmeyecek olursa, pek yakında İzmir tehdit altında kalacaktır." Bu ve bunun gibi raporlar Kuva-yi Milliye'nin 30 Hazirana kadar ki etkinliklerinin Yunanlılar üstünde ki korkutucu etkisini göstermeye yetmeyecektir.

Ödemiş çevresinde Yunanlılarla savaştı, 28 Haziran'da Balıkesir'de çevredeki vilayetlerin murahassırlarından meydana gelen bir Kuva-yi Milliye kongresi toplandı. Özellikle Aydın'da meydana gelen kanlı olayların Nazilli ilçesinde tekrarlanması Kuva-yi Milliyenin halk tarafından desteklenmesine sebep oldu. Teşkilatın faaliyeti sonucu, Yunanlılar, Denizli livasına gelemediler ve Nazilli İlçesinden çekilmek zorunda kaldılar. 21 Temmuz 1919'da üçüncü kere kabineyi kuran Damat Ferit Paşa, Dahiliye nezareti yoluyla, Kuva-yi Milliye'nin dağıtılması hakkında bütün bölgelere telgraflarla emirler verdi.

Ama teşebbüs tepkiyle karşılandı; Denizli mutasarrıfı gönderdiği telgrafta, Kuva-yi Milliye'nin düşman saldırısına karşı koymaktan başka amacı olmayan bir savunma teşkilatı olduğundan dağılmasının değil desteklenmesinin gerektiğini ve hükümet kuvvetinin onu dağıtmaya gücü yetmeyeceğini bildirdi; Denizli Kuva-yi Milliye teşkilatının verdiği cevabi da buna ekledi. Bunun üzerine 23 Temmuz 1919'da Mustafa Kemal Paşanın başkanlığı altında toplanan Erzurum Kongresinde "Kuva-yi Milliyeydi amil ve Milli iradeyi hakim kılmak esasi kabul edildi"

Çerkez Ethem yayımladığı beyannamesi ile halkı, askerleri ve subayları kandırmak istedi; fakat başarılı olamadı. Çünkü düşmanla bir olanları sözüne kimse inanmazdı.

Aralık 1920'de Miralay İsmet Bey'in batı cephesi komutanlığını üstlenmesinde sonra merkezi denetimden yoksun, başına buyruk Kuva-yi Milliye çetelerinin Yunan ordusunu yenemeyeceği düşünülerek düzenli ordu aşamasına geçilmezi kararlaştırıldı.

Bu karar direnen Kuva-yi Seyyare komutanı Çerkez Ethemin yenilgiye uğratılmasından sonra öteki Kuva-yi Milliye güçleri merkez yönetimin denetimine girdiler ve düzenli ordu birliklerine dönüştürüldüler.

Facebook'ta paylaş.

Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler



KURTULUŞ SAVAŞI TARİHİ ( GENİŞ TARİHİ ) Konusuna Benzer Konular
Tarihi Resimler(Denizcilik Tarihi)
Abdülhamit 1886-1910 İngiliz/İsveç Nordenfelt sınıfı Abdülmecit 1887-1910 İngiliz/İsveç Nordenfelt sınıfı Abdülhamit 1886-1910...
Yom Kippur Savaşı 20. Yüzyıl Tarihi
Ekim 1973'de başlayan bu savaşa, Müslüman dünyasının Ramazan ayına rastlaması dolayısiyle Ramazan Savaşı ve İsraillilerin çok kutsal bir ayı olan Yom...
Bilimlerin Tarihi Gelişimi..ASTRONOMİ TARİHİ
ASTRONOMİ TARİHİ Orta Çağ Çeviriler yoluyla Yunanlılardan alınan bilimlerden birisi de astronomidir. İslâm Dünyası'nda astronomi Aristoteles'in...
siz tarihi yazın; o TARİHİ GELİNCE MAİL İ İLETİR!! [resimli]
ewt arkadaslar ilk once BU SİTEYE giriyoruz... sonra resimde gördüğümüz yere tıklıyoruz... daha sonra işaretli yerleri dolduruyoruz...
Tarihi Mekan, Tarihsel Mekanlar, Tarihi Mekanlar
Dünyanın en inatçı aşıkları: Galata Kulesi & Kız Kulesi Kız Kulesi'yle Galata Kulesi, tarih sayfalarını karıştırdıkça dile geldiler. Hezarfen'in...



Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 12:35 .