Geri git   Tatlı Aşkım > »»-(¯`v´¯)-» Genel »»-(¯`v´¯)-» > Dini Konular > Dini Resimler
Kayıt ol Yardım Resim Yükle Üye Listesi Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Forumları Okundu Kabul Et
Dini Resimler Dinimize uygun her tür uygun ve güzel resimler..

==>islami sözlük<==

Dini Resimler Kategorisindeki ==>islami sözlük<== konusu; el ÂHİR Allah'ın isimlerinden biri. Zıt anlamıyla kullanılan el-Âhir &quot;varlıkların geçmişinden sonra bâki olan&quot; demektir (Âlusî Ruhu'l-Meânî Fî Tefsî'l-Kur'ani'l-Azîm ve's-Seb'i'lMesânî Beyrut (t.y.) XXIV 100-101; et-Taberi Câmiü'I-Beyân an Te'vili Âyâti'l-Kur'an nşr ...

Cevapla
 
plus
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 17-04-2007, 19:33   #21
ece_1387
Bizden Biri
 
ece_1387
Standart



el ÂHİR

Allah'ın isimlerinden biri. Zıt anlamıyla kullanılan el-Âhir "varlıkların geçmişinden sonra bâki olan" demektir (Âlusî Ruhu'l-Meânî Fî Tefsî'l-Kur'ani'l-Azîm ve's-Seb'i'lMesânî Beyrut (t.y.) XXIV 100-101; et-Taberi Câmiü'I-Beyân an Te'vili Âyâti'l-Kur'an nşr A.M. Şâkir Mısır 1374/1955 XXVII 215).
Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.): "Allah'ım! Sen evvelsin ki senden önce bir şey yoktur; Âhirsin ki senden sonra bir şey olmaz... " diyerek bu anlamda tefsir etmiştir (Müslim Zikr 61; Tirmizî Daavâd 19; İbn Mâce Dua 2; Ahmed b Hanbel II 381)
El-Âhir ismi Kur'an'da Allah'tan başkası hakkında her zaman mevsufla kayıtlı olarak gelir: el-Yevmü'l-âhir el-Âhîrin el-Hayâtü'l-âhire (sonraki hayat) takdirindedirler. Elif lâmlı ve mutlak olarak yalnız bir ayette Allah'ı tavsif eder: "O'dur Evvel Âhir Zâhir ve Bâtın " (el-Hadîd 57/3). Bu sıfat yalnız bu ayette görünmekle beraber Allah'ın bâkî olduğu başka ifadelerde de yer almaktadır. "Ondan başka ilâh yoktur onun dışındaki her şey yok olacaktır. Hüküm onundur ve ancak ona döndürüleceksiniz" (el-Kasas 28/88). "Allah daha Bâkidir" (Tâhâ 20/75). Allah Âhir olduğu içindir ki istisnasız olarak bütün insanlar dünya hayatının sona ermesinden sonra kendisine döndürüleceklerdir. O mutlak anlamda Evvel ve Âhirdir. Zira onun dışında ne ilk ne de son sebep vardır. Kâmil varlığı içinde kendisine yeten müstağni varlıktır (Prof. Dr. Suat Yıldırım Kur'an'da Ulûhiyyet İstanbul 1987 264).
Kur'an'da ulûhiyyetin zaman üstü bir özelliğe sahip olduğu terimlerden çok birtakım sade kavramlarla ve müşahhas ifadelerle bildirilir.
Vahiy metafizik tefekkürden başka bir özellik taşıdığından genellikle metafizikte rastlanan tecrîd terimlerini ihtiva etmez. Ancak Ulûhiyyetin mahluk plânını aştığı daha canlı daha geniş kitlelerce anlaşılır dolayısıyla daha etkin ifadelerle gösterilir. Meselâ Kur'an'da "Rabbinin katında bir gün saydıklarınızdan bin yıl gibidir. " (el-Hac 22/47) buyrulur.
El-Âhir vasfı Allah'ın zâtî sıfatlarından olan Bekâ sıfatının esasıdır. Öbür zıt vasıflar gibi bu da ancak mukabiliyle birlikte anılmalıdır. Nitekim Kur'an da "Evvel ve Âhirdir" diye iki zıt vasfı bir arada zikretmektedir.
Kur'an-ı Kerim'de: "O Evveldir Âhirdir Zâhirdir Bâtındır" (Hadîd 57/3) derken şunu kast ediyor denilebilir: Hiçbir şey yok iken Allah vardı ve her şey yok olduktan sonra Allah yine var olacaktır. O evveldir âhirdir ve aynı zamanda zâhirdir. Çünkü her şey ondan zuhur eder onun sıfatlarından fiillerinden ve nûrundan meydana gelir. Demek ki her şeyin ilk yaratıcısı ve ilk bilinen zat olmasından dolayı evvel; her şeyi yok eden ve sonu belirleyen zat olmasından dolayı da âhirdir. Cennet ve Cehennem ehline ebedi hayat verileceğine göre Allah'ın âhir olması (yani her şey yok olduktan sonra sadece Allah'ın kalması) nasıl izah edilebilir? diye sorulacak olursa cevabını Kur'an'ın kendisi şöyle cevap veriyor "Allah'tan başka her şey yok olacaktır" (el-Kasas 28/88). Diğer bir ifâde ile hiçbir mahlûk kendiliğinden bir ebediliğe sahip değildir. Şayet herhangi bir varlık hayatına devam ederse bu Allah'ın emriyle olur. Çünkü her mahlûk fânidir. Cennet ve Cehennem'de ebedî kalmalarına gelince onlar bizzat zâtî sıfatları nedeniyle değil Allah'ın emriyle orada hayatlarını sürdüreceklerdir. Tıpkı meleklerin zâtî sıfatlarıyla ebedî olmayıp Allah'ın emriyle hayat bulabilmeleri ve verilen süre kadar hayatiyetlerini devam ettirebilmeleri gibi. Yani kâinatı yaratan ve idare eden Allah'tır. Bundan dolayı da o hem evvel hem âhirdir. (Mevdûdî Tefhimü'l-Kur'an Terc. VI 112-113).

...
..
  Alıntı ile Cevapla

Alt 17-04-2007, 19:33   #22
ece_1387
Bizden Biri
 
ece_1387
Standart



ÂHÂD HABER

Râvî sayısı bakımından mütevâtir* derecesine ulaşmamış hadîsler için kullanılan bir usûl-i hadîs ıstılahı.
Âhâd lügatta "bir" manasına gelen "ehad" ve "vâhid" kelimelerinin çoğuludur. Matematikte birler hanesini ifade eder. Haber herhangi bir şey veya mesele ile ilgili olarak nakledilen bilgi anlamındadır. Hadîs ilminde ise Hz. Peygamber'in kavlî fiilî ve takrîrî sünnetlerinin sözle ifadesi demek olan "hadîs" kelimesinin müterâdifi olarak kullanılır. Bazı âlimler Hz. Peygamber hakkındaki rivayetler için "hadîs" Sahâbe ve Tâbiûn sözleri için de "haber" tabirini kullanmayı tercih etmişlerdir. Bu itibarla "âhâd hadîs" yerine "âhâd haber" deyimi yaygınlaşmıştır.
Hz. Peygamber'den Sahâbe'den ve Tâbiûn'dan nakledilen haberler onları rivayet edenlerin sayıları bakımından değişik isimler almışlardır. Bir haber ilk kaynağından itibaren her nesilde yalan üzere birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir kalabalık tarafından rivayet edilmişse buna "mütevâtir haber" denir. Eğer herhangi bir nesilde haberin râvî sayısı en az üçe düşerse "meşhûr" veya "müstefiz"; ikiye düşerse "azîz"; bire düşerse "garîb" veya "ferd" adını alır. Mütevâtir dışında kalan haber çeşitlerinin hepsine birden "âhâd haber" denir. (Talât Koçyiğit Hadîs Istılahları 118)
İlk asırlarda yalnız bir kişinin rivayet ettiği hadisler hakkında "haber-i vâhid" tabiri kullanılıyordu. Nitekim İmâm Şafiî haber-i vâhidi "Hz. Peygamber'e veya ondan sonraki bir şahsa ulaşıncaya kadar bir kişinin bir kişiden rivayet ettiği haber" şeklinde tarif etmiştir. (eş-Şâfiî er-Risâle 160). Ancak daha sonraki devirlerde bu tabir iki üç ve hatta daha çok kimsenin birbirinden naklettikleri fakat mütevâtirin şartlarına hâiz olmayan bütün haberler hakkında kullanılmıştır. (Koçyiğit a.g.e. s 22)
Haber-i vâhidin kesin bilgi ifade edip-etmediği ve buna bağlı olarak da onunla amel edilip-edilemeyeceği konusundaki görüşlere gelince şöyle özetlenebilir. İslâm âlimlerinin bir kısmı râvileri âdil (güvenilir) ve senedi Hz. Peygambere kadar muttasıl (kesiksiz) olan âhâd haberin ilim yani kesin bilgi ifade ettiğini ve ameli gerektirdiğini kabul etmişlerdir. Bazıları ise "zan* ifade eder" demişlerdir. Zan ifade etmesi râvilerinde yanılma ihtimalinin bulunması dolayısıyladır. (Talât Koçyiğit Hadis Târihi 183-189)
Âhâd haberler kesin bilgi vermezler. Gerekli bilgilerin bulunması halinde bile sadece zan ve galip zan ifade ederler. Âhâd haberler küfür ve iman konusunda delil olamazlar. Zira akîdeyi ilgilendiren bir konudaki deliller zan ifade etmemelidirler. Akâid'te zan geçerli değildir. Âhâd haberler fıkhi ve ahlâkî konularda amel edilen haberlerdir.
Âhâd haberlerin delil olamayacağını savunan âlimler genellikle şu ayetleri delil göstermişlerdir:
"Bilmediğin şeyin peşine düşme. " (el-İsrâ 17/36) ve "Zan hakdan hiçbir şey ifade etmez." (en-Necm 53/28). Ayrıca bu görüşü savunanlar ashâbın tek kişi tarafından rivâyet edilen bir haber için genellikle şahid* istediklerini ve bazı sahâbelerin tek yoldan gelen haberle amel etmeyişlerini de ileri sürerler. Ama genellikle âhâd yolla gelen haberler kabul edilmiş ve akîde dışındaki konularda amelde delil sayılmışlardır.
Aralarında Ahmed b. Hanbel'in (241/855) de bulunduğu bir grup haber-i vâhidin kat'iyyet ifade ettiği görüşündedirler. (Âmid el-İhkâm I108) İbn Hazm der ki: "Resulullah'a (s.a.s.) varıncaya kadar hep adil kimselerin rivayet ettiği haber-i vâhid hem ilim* hem de amel* ifade eder." (İbn Hazm el-İhkâm I 119).
İslâm âlimlerinin çoğuna göre âhâd haberler zan ifade ettiğinden itikadî meselelerde tek başına huccet * sayılmazlar. Zira itikatta zannî olmayan kesin delîle itibar edilir. Mâmafih bu görüşte olmayan ve akâîd meselelerinde de sahîh olmak şartıyla mütevâtirâhâd farkı gözetmeksizin bütün hadîsleri delîl olarak kabul eden âlimlerde mevcuttur. Ahmed b. Hanbel İbn Teymiyye* İbn Kayyim (Ali Osman Koçkuzu İslâm Dininde Haber-i Vâhidin İtikâdî ve Teşriî Yönlerden Yeri ve Değeri 63) ve İmâm Eş'arî* (Ebû Zehrâ Târîhu'l-Mezâhibi'l İslâmiyye I 185) bu kanaattedirler.
Amelî konulara gelince; İslâm âlimlerinin genel kanaatı bu çeşit haberlerin amelî ve ahlâkî konularda delil olması şeklindedir. Ancak burada en önemli şart haberin Hz. Peygamberden sudûr etmiş olduğunun ve doğru nakledildiğinin tespitidir. Bunun için de râvisi gereken şartlara haiz olmalı hadîs her türlü illet ve kusurdan uzak ve hadîs tenkidinin gerektirdiği şartları kendinde toplamış bulunmalıdır. (Koçkuzu a.g.e. 132) İmâm Şâfiî* ve Ahmed b. Hanbel başta olmak üzere fakihlerin çoğunluğu haber-i vâhidin sıhhati hakkında Hz. Peygamber'den itibaren güvenilir (sika) râvîler tarafından rivayet edilmesinden başka bir şart aramamışlardır. (Ebû Zehv el-Hadîs ve'l-Muhaddisûn 282) İmam Mâlik* ayrıca Cumhûr'un ve Medînelilerin büyük ekseriyetinin haber-i vâhid hilâfına hareket etmemiş olmalarını şart koşar. (Ebu Zehv a.g.e. 281) İmâm Ebû Hanîfe'nin haber-i vâhidleri kabulü için ileri sürdüğü şartların en mühimleri şunlardır:
1. Mütevâtir ve meşhûr sünnete aykırı olmaması.
2. Kur'an-ı Kerim'in genel hükümlerine ve manası açık ayetlere aykırı olmaması.
3. Herkesin bilmesi ve nakletmesi gereken konularda olmaması.
4. Güvenilir râvîlere muhalefet edilmemiş olması. (Ebû Zehv a.g.e. 281-282)
Ebû Hanîfe zamanında hadis uydurma hareketi korkunç bir şekilde yayıldığı için o haber-i vâhidlerle amel etme konusunda ağır şartlar ileri sürmüş pek titiz davranmış haber-i vâhidlerin çoğunu reddetmiş kıyası birtakım hadîslere tercih etmiştir. O bunda mâzûrdur. (Subhi es-Sâlih Hadîs İlimleri ve Hadîs Istılahları 266)
Haber-i vâhidin dinde delil olarak kullanılıp kullanılamayacağı hususundaki münakaşaların Mu'tezilenin zuhuru ile ortaya çıktığı göz önünde bulundurulursa bu münakaşalarda söz konusu edilen haber çeşidinin sadece bir kişinin haberi olduğunu aziz ve meşhur denilen haber çeşitlerini bu münakaşaların şümûlü içinde mütalâa etmemek gerektiğini kabul etmek icap eder. (Talât Koçyiğit Hadis Istılahları 24)
Hz. Peygamber'den yapılan her rivayetin tevâtür derecesine ulaşması elbette mümkün değildir. Ona nisbet edilen her haberi tenkid süzgecinden geçirmeden kabul etmek ne kadar yanlış ise râvîlerin hatası veya yanılma ihtimali var diye hadîsleri reddetmek de o derece yanlıştır. Bu gerekçe ile hadîsleri bütünüyle reddedenler sapıklığa hatta küfre düşerler. Sahîh hadîsin şartlarını taşıyan âhâd haberler sadece amelî ve ahlâkî konularda değil itikâdî konuların açıklanmasında da birer dînî delil sayılırlar

  Alıntı ile Cevapla

Alt 17-04-2007, 19:34   #23
ece_1387
Bizden Biri
 
ece_1387
Standart



AHBÂR

Yahudi âlimleri ve din adamları hakkında kullanılan Kur'anî bir tabir. Hahamlar.
Yahudiler Ahbâr kelimesini belli bir grup âlim ve yahudiliği insanlara öğreten yahudi şerîatını ve dinî hükümleri bilen kimseler için kullanmışlardır. Bunlar yahudiler arasında çıkan anlaşmazlıklara ve problemlere çözümler getirmekte idiler.
Kur'an-ı Kerim'de geçen Ahbâr kelimesi muhtemelen İbrânice'den Arapça'ya girmiş bir tabir olup ayetlerde hristiyanların papazları ile birlikte zikredilerek her iki din mensuplarının din adamlarını ilâh edindikleri ve onların tavsiye ve direktiflerine uydukları bildirilmektedir.
"Onlar Ahbâr'ını (hahamlarını) ve ruhbanlarını (papazlarını) ve Meryem oğlu İsa Mesih'i Allah'tan başka Rab'ler edindiler. Halbuki onlar ancak "bir" olan ve kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir." (et-Tevbe 9/31)
Ahbâr ve Ruhban tabirleri aynı sûrede birkaç ayet sonra tekrar zikredilirken onların insanlara yaptıkları haksızlıklar dile getirilmektedir:
"Ey iman edenler Hahamlar ve papazlardan pek çoğu haksız yere insanların mallarını yerler onları Allah'ın yolundan alıkoyarlar..." (et-Tevbe 9/34)
Yahudiler arasında büyük bir itibar ve nüfûza sahip olan Ahbâr dinî hükümleri arzu ettikleri gibi evirip çevirerek insanları kendilerine bağlamış ve Tevrat'ı istedikleri gibi yorumlayarak dini tahrif etmişlerdir.
Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinden sonra bu yahudi Ahbâr'ından ve ileri gelenlerinden olan Abdullah b. Selâm müslüman olmuş ve bunların dinde yaptıkları tahribatı müslümanlara anlatmıştır.
Tevrat'ın hükümlerini uygulamaları gerekirken hep bundan uzak kalan Ahbâr Kur'an-ı Kerim'de "Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir... Zalimlerin ta kendileridir... Fâsıkların ta kendileridir." şeklinde anlatılmışlardır. Bu ayetler Ahbârı ve onların yolunu izleyerek Allah'ın hükümlerinden uzak kalıp bunları uygulamayanların durumunu açıklamaktadır

  Alıntı ile Cevapla

Alt 17-04-2007, 19:35   #24
ece_1387
Bizden Biri
 
ece_1387
Standart



AHD

Yemîn mîsâk söz verme ittifak bir şeyi korumak halden hâle onu muhafaza etmek tavsiye etmek anlamlarında kullanılan bir terim. Ahd kelimesi İslâmî bir kavram olarak "Ahd-ü Mîsâk' şeklinde kullanılmıştır. Allah'u Teâlâ ile beşer arasında geçen birçok ahidleşmeyi insan aklına getirmektedir. Kur'an-ı Kerîm'de geçen ahidleşmelerden birisi insanoğlunun yaratıcısını bilmesi ve ona yönelip ibadet etmesidir. Bu tür bir ahid fıtrî bir ahiddir. Allah'ın varlığına inanmak ihtiyacı insan yaradılışında sürekli ve kalıcıdır. Yalnız bazen insan şaşırıp yolunu sapıtır. O zaman Allah'a ortak aramaya koyulur. Oysa insan Allah'ın resulleri aracılığıyla gönderdiği emir ve yasaklara uyarsa ahde uymuş olur. Ahidleşme Kur'anî bir metottur. Allah resulleri ile onlara uyan onların ashâbı olan insanlar arasında gerek Allah'ın hükümlerini yaşama gerek bunları muhafaza etme konusunda ahidleşmeler olmuştur.
Ahd hem Allah'ın insanlara teklif etmiş olduğu hükümler ve hem de insanların Allah'a karşı veya Allah namına diğerlerine karşı yerine getirmeyi taahhüd etmiş oldukları hususlardır. Kur'an-ı Kerim'de "Allah'ın ahdini yerine getiriniz" (el-En'am 6/152) buyurulur. Âlimler buradaki ahdi şöyle izah etmişlerdir: "Allah'ın ahidlerini îfa ediniz. Gerek Allah'ın size teklif etmiş olduğu ahidleri emirleri nehiyleri ve gerek sizin Allah'a veya Allah nâmına diğerlerine verdiğiniz ahidleri adakları yeminleri akitleri doğru olan her tür taahhütleri yerine getiriniz. İslâm'da ahdi bozmak haramdır."
Gerek Allah'a ve gerekse insanlara karşı verilen ahdin yerine getirilmesi gerekir. Kur'an'da kurtuluşa eren müminlerin sıfatları sayılırken: "Onlar emanetlerini ve ahidlerini yerine getirirler. " (Mü'minûn 23/8) buyurulur.
Allah ile insanlar arasında birçok ahidler vardır. Allah'ın insanlardan aldığı ilk ahid onların zürriyetlerini Hz. Adem'in sulbünden alıp kendi ulûhiyetini tasdik ettirmesidir. (bk. el-A'raf 7/172)
Ahidle yemin arasında fark vardır. Yemin bozulursa keffâret gerekir. Fakat ahidte bu yoktur. Ahdi bozmanın günahı keffâretle ortadan kalkmaz. (İbnü'l-Arabî Ahkâmü'l-Kur'an III 1174)
"Ey İsrailoğulları sizi nasıl bir nimet ile nimetlendirdiğimi hatırlayın. Ve bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Siz Benden korkun. " (el-Bakara 2/40) ayeti bu ahidlerden biridir.
Ayet-i Celîleden anladığımıza göre Cenâb-ı Hakk'a söz vermiş bulunan bir kavme karşı Cenâb-ı Hakk da onlara bir vaatte bulunmuştur. Bu bir ahidleşmedir. Allah'u Teâlâ ahdinden asla caymayacağına göre insanlar da ahidlerinden caymamalıydılar. Ancak insanlar ahidlerinden caymaya başlamışlar ve Allah'a ibadet etmemek Onun yasaklarına uymamak ve O'na ortak koşmak gibi sapıklıklara düşmüşlerdir. Ahidlerine uygun olarak yalnız Allah'a ibadet etmeleri hayatlarında Allah'ın hükümlerini hakim kılmaları gerekmektedir. Ancak fâsıklar ahitlerini bozarak Allah'la sözleşmelerini iptal etmişlerdir. Allah ile olan ahdine vefa göstermeyen bu ahdi bozan ve bozmaya çalışan kimseden hiçbir ahde saygı göstermesi beklenemez. Oysa ki Allah kendisi ile yapılan ahde bağlılık gösterenlere büyük bir mükâfat vereceğini va'd etmektedir.
"Doğrusu sana sadakat yemini edenler (ey Muhammed) bizatihi o yemin ile Allah'a bağlılık yemini etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Bu yüzden her kim (o yeminden sonra) yeminini bozarsa ancak kendi zararına bozmuş olur ve her kim Allah ile ahdini yerine getirirse Allah ona büyük bir mükâfat nasip edecektir." (el-Feth 48/10).
İnsanlar Allah'ın emir ve yasakları ile hududunu aşarlarsa şeytana ibadet etmiş onun çemberine girmiş olmaktadırlar. Oysa Allah (c.c.) bütün insanlardan ahd-ü misâk aldığını ifade buyurmaktadır.
"Ey Âdemoğulları ben sizinle ahidleşmedim mi? Şeytana tapmayın o sizin düşmanınızdır. " diye (Yâsin 36/60).
"Rabb'in Âdemoğullarından onların bellerinden zürriyetlerini alıp devam ettirmiş ve onları kendilerine şahit tutarak: "Ben Rabb'iniz değil miyim? (demiştir)" "Evet (buna) şâhidiz!" dediler. Kıyâmet günü! Biz bundan habersizdik. demeyesiniz." (el-A'raf 7/172).
Ahde vefa konusunda İslâm son derece titiz davranır. İnsanlar arası ilişkilerde güven unsurunun hâkim olması için yeğâne garanti vasıtası ahde vefâdır. Bu güven olmadan veya sağlanmadan sıhhatli bir toplum hayatı mümkün olamaz. Allah öyle bir topluma rahmet nazarıyla bakmaz.
"Ama Allah'a verdikleri sözü iyice pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah'ın bitiştirilmesini istediği şeyi kesenler ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar... İşte lânet onlara (dünya) yurdunun kötü sonucu onlaradır." (er-Ra'd 13/25)
Cenâbı Hakk kullarından ilk ahdin yanı sıra daha sonraları peygamberleri aracılığı ile başka ahidler de almıştır. Mesela İsrailoğullarından namaz kılacaklarına zekât vereceklerine peygamberlerine itaat edeceklerine dair ahid almış ve bu ahde riayet etmeleri halinde de onlara dünya ve âhirette mükâfaat vereceğini bildirmiştir (el-Mâide 5/12). Bundan başka anaya babaya akrabalara ve yoksul kimselere yardım edeceklerine birbirlerinin kanlarını akıtmayacaklarına birbirlerini yurtlarından çıkarmayacaklarına (el-Bakara 2/83-84) dair söz almıştır. Fakat ne yazık ki İsrailoğulları bu ahde vefâ göstermeyerek sözlerini bozmuşlardır (el-Bakara 2/100).
İslâm hukuku açısından "ahd" ise; fıkıh sahasına giren bütün sözleşme ve akidlerdir. "Ahd" ve "akd" kelimeleri asr-ı saadette devletler arasındaki sözleşmeler anlamında kullanılmıştır. Bilhassa Hudeybiye andlaşmasında kullanılan ahd ve akd kelimeleri bu anlamı yansıtmaktadır.
Ahdi Bozmak
Kur'an-ı Kerim ahde vefâyı emreder. Ahdi bozmayı vefâsızlığı yasaklar. Hatta bazı örnekler vererek ahdi bozmayı kötüler. Bazı kimselerin ahidlerini bozarken kendilerince gösterecekleri sebepleri de reddeder.
"İpliğini iyice eğirip katladıktan sonra söküp bozan kadın gibi olmayın. Bir ümmetin sayıca daha çok olmasından ötürü yeminlerinizi aldatma vasıtası yapıyorsunuz. Allah onunla sizi imtihan eder. Kıyamet günü ihtilâf ettiğiniz şeyleri elbette beyan edecektir. " (en-Nahl 16/92)
Ahdini bozan kimseler azimetten yoksun ve ileri görüşten mahrumdurlar. Sanki bir kadın ipliğini iyice eğirip katladıktan sonra onu tekrar tekrar söküp dağıtmaktadır. Bu benzetmedeki bütün ayrıntılar hakaret hayret ve garipliklerle dolu bir anlam taşımaktadır. Bütünüyle ahidleri bozmayı kötülemekte ve çirkin bir iş olarak ruhlara yerleştirmeye çalışmaktadır.
Şahsiyetli ve akıllı bir insanın kalkıp da bu kadına benzemesi ve onun gibi zayıf iradeli olmayı kabullenmesi düşünülemez.
Ayette ahdi bozma durumunda olan devletler de kınanmaktadır. Bir devlet bir veya birkaç devletle andlaşmalar imzalar sonra da güçlü ve nüfuzlu devletlerin diğer saflarda yer aldığını ileri sürerek andlaşmalarını bozar ve bunda devletin çıkarının söz konusu olduğunu iddia ederse islâm bu sebepleri kabul etmez ve mutlak şekilde ahde vefâ gösterilmesini emreder. Verilen sözlerin ve andlaşmaların hile ve oyun vasıtası kılınmasına göz yummaz. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki; islâm iyilik ve Allah korkusu esasları dışında yapılan hiçbir andlaşmaya itibar etmez. Günah isyan ve kötülük esasları üzerine yapılmış andlaşmaları reddeder. Gerek islâm toplumunun gerek islâm devletinin yapısı bu esaslara göre kurulur.
Müslümanların verdikleri sözü tutmalarından dolayı tarihte birçok kavimlerin İslam'a girdiği görülmüştür. Müslümanlardaki doğruluk ve sadakat inançlarındaki samimiyet ve ihlâs işlerindeki temizlik ve dürüstlük onları hayran bırakarak İslam'la tanışmalarına ve hidayet bulmalarına sebep olmuştur. Böylece müslümanlar ahidlerini bozmamakla kaybettikleri basit ve küçük çıkarlar yerine pek büyük kazançlar elde etmişlerdir.
Bir müslümanın sözü gerçekten Allah'a verilmiş bir sözdür. Müslüman Allah korkusu taşıdığından ahdini bozmayı düşündüğü an Allah'ın kendisini hesaba çekeceğini düşünerek bundan vazgeçer. Çünkü ahdine sadık kaldığında Allah katında kendisi için hayırlar hazırlandığının şuurundadır.
"Allah'ın ahdini az bir pahaya satıp değişmeyin. Eğer bilirseniz Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır." (en-Nahl 16/95).

  Alıntı ile Cevapla

Alt 17-04-2007, 19:36   #25
ece_1387
Bizden Biri
 
ece_1387
Standart



AHD-İ ATİK

Eski ahid eski sözleşme. Ehl-i kitap yani yahudî ve Hristiyanlarca kutsal sayılan kitaplardan bir kısmı. Ahdi atik'in Rab Yahve (Yahova) ile İsrailoğulları arasındaki bir sözleşme olduğuna inanılır. Yahudi inancına göre Rab Hz. İbrahim (a.s.) ile bir sözleşme yapmış aynı sözleşme daha sonraki peygamberler ile de tekrarlanmıştır. Bu sözleşme ile Rab Yahova İsrailoğullarını kendi kavmi ilân etmiş ve onları diğer insanlardan üstün kılacağını onları Arz-ı Mev'ud* (Vadedilmiş Topraklar)'a götüreceğini söylemiştir. Yahudiler de bu vaade karşılık Rablerine verdikleri sözü tutup onun emirlerinden çıkmayacaklardı. Ahd-i Atik'in ilk otuzdokuz bölümünün kutsallığı konusunda görüş birliği olup bunlar Kitab-ı Mukaddes'in ilk kısmını oluştururlar. Dokuz tanesi ise sadece Katolikler tarafından kutsal sayılmaktadır.
Ahd-i Atik üç büyük bölümden oluşmaktadır. Bunlardan Nebiim ve Kütübim kısımları Hz. Davud'a indirilen Zebur'dur. Ahd-i Atik'in en önemli bölümü ise Tora (Tevrat) olup Hz. Musa'ya indirilen kısımlardır. Bunlara Esfâr-ı Hamse (Beş Sifr) adı verilmektedir ki bunlar: Tekvin Huruç Levitik Âdât ve Tesniye'dir. Bizim Tevrat dediğimiz bunlardan ibarettir .
Tevrat kelime olarak İbranî'ce olup "şeriat ve hak sözler" anlamını taşımaktadır. Kur'an-ı Kerim'de de Tevrat kelimesi için "İnsanlar için bir hidayet" olarak indirildiği (Âli İmrân 3/3-4) ifade buyurulmaktadır. Hz. Musa hayattayken okuma yazma bilenlerin azlığı ve bu ilâhî kitabı ezberleyenlerin hemen hemen yok oluşu Tevrat'ın elde çok az nüshasının bulunmasına sebep olmuştu. Zamanla az olan bu nüshalar çeşitli sebeplerden dolayı korunamamıştı. Bilhassa Babil İmparatoru Buhtunnasır'ın Kudüs'ü zapt ve tahrip ederek İsrailoğulları âlimlerini öldürmesi ve şehri tahrip sırasında elde mevcut olan Tevrat nüshalarının yanması Tevrat'ın aslının kaybolmasına yol açmıştı. Bunun için de İsrailoğullarının elinde ilâhî bir emirler manzumesi kalmamış dini hüküm ve itikad esaslarını düzenleyen kutsal kitap kaybolmuştu.
İsrailoğulları peygamberlerinden Hz. Süleyman (a.s.)'dan sonra gelen yirmidört yahudi hükümdarı Hz. Musa (a.s.) ve ondan sonraki peygamberlerin getirdiği tevhîd akidesini terkederek irtidat etmiş hatta çoğu putperestliğe geri dönmüştü. Bu dönemde İsrailoğulları arasında son derece yaygın hale gelen putperestliğin etkisiyle Mescid-i Aksa'nın içi putlarla dolmuştu.
Bize gelen bilgilere göre M.Ö. 622 yılında İsrailoğulları'nı yöneten Buşia adında bir hükümdar tekrar Hz. Musa'nın getirdiği dine dönmüştü. Bu hükümdar döneminde yaşayan Azra adında bir kâhin kaybolmuş olan Tevrat'ın asıl nüshasını Kudüs'te bulup çıkardığını ileri sürmüş ve İsrailoğulları'na kendi uydurduğu bir kitabı Tevrat diye kabul ettirmişti. Eldeki Tora (Tevrat)'yı Azra yazmış ve bunun için Hz. Musa (a.s.)'ya indirilen Esfâr-ı Hamse (Beş Sifr) dışında birçok ilâve yapılmıştı. Zira bu ilâvelerde Hz. Musa'nın ölümünden ve ondan sonra meydana gelen olaylardan da söz edilmektedir. Hz. Musa'nın vefatıyla ilâhî vahiy kesildiğine göre bu bilgilerin Azra'nın ilâveleri olduğu gayet açıktır. Böylece tek kişinin bilgi ve rivayetine dayalı olan bu kitap Tevrat olarak kabul görmüş nüshaları çoğaltılarak yahudiler arasında yayılmıştı. Asırlarca sonra ve kaybolduğu kesinlikle bilindiği halde bu yolla ortaya çıkarılışı bu kitabın sıhhati hakkında bize belli bir fikir ve kanaat vermektedir. Kur'an-ı Kerim'de de Tevrat'ın tahrif edildiği hususunda şöyle buyurulmaktadır:
"Halbuki onlardan (Hahamlık görevi yapan) bir grup Allah'ın Kelâmını dinleyip iyice anladıktan sonra bunu bile bile tahrif ediyorlar." (el- Bakara 2/75).
Bu duruma göre bugünkü Yahudilerin elinde olan Tevrat Cenâb-ı Allah tarafından Hz. Musa (a.s.)'ya indirilen ve Kur'an-ı Kerim'de zikredilen kitap değildir.
Tevrat'ın bugün elde mevcut olan nüshalarına gelince üç adet olup şunlardır:
1- Başta Yahudiler ve Hristiyanlardan yalnız Protestan mezhebince kabul edilen ve İbrânice olan nüsha.
2- Roma ve Doğu kiliseleri tarafından kabul gören Yunanca nüsha.
3- Sâmirî dilinde yazılmış ve yalnız Sâmirîlerin mûteber saydıkları nüsha.
Bu nüshalar Tevrat'ın en mûteber nüshaları olduğu halde aralarında birçok tezatlar birbirine benzemeyen bilgiler birbiriyle uyum sağlamayan bölümler vardır. Meselâ Hz. Âdem (a.s.)'in yaratılışından Hz. Nuh (a.s.) tufanına kadar geçen zaman Yunanca nüshada 2260 Sâmirî dilinde yazılan nüshada 1307 ve İbrânice nüshada 1650 yıl olarak kaydedilmektedir. Azra'nın bulduğunu söylediği nüsha bir dilden diğer dile aktarılırken bir çok kısım fıkra ve olay çıkarılmış; yer yer birçok tahrifata uğramıştır. Nüshalar arasında çok açık bir üslûp farkı göze çarpmaktadır. Bu nüshalarda bazı peygamberler hakkında verilen bilgilerde peygamberlerin "İsmet"* sıfatı ile çelişen hususlar bulunmaktadır. Ayrıca birçok hurafe* ve masal özelliği taşıyan kısımlar vardır. Bu bilgilerin Allah tarafından bir peygambere vahyedilmesinin mümkün olmadığı gayet açıktır. Bu nüshalara sahip çıkan grupların her birinin diğer nüshaların uydurma olduğunu ileri sürüp yalnız kendi nüshalarını kabul etmeleri de ayrı bir durumdur. Fakat bütün bunlara rağmen elde bulunan bu kutsal kitapta ilahî bazı bilgileri çağrıştıracak özellikler vardır.

  Alıntı ile Cevapla

Alt 17-04-2007, 19:36   #26
ece_1387
Bizden Biri
 
ece_1387
Standart



AHD-İ CEDİD

Yeni ahid yeni sözleşme. Hristiyanlara göre putperestliğe sapan yahudîlerin bu durumlarına acıyan Cenâb-ı Allah İsrâiloğulları ile yeni bir sözleşme yapmıştır. Bu sözleşme Hristiyan inancına göre Allah'ın kendi oğlunu insan şeklinde dünyaya göndermesi Mesih'in çarmıha gerilmesi ve öldürülüp tekrar diriltilmesi gibi sapık bilgilerle yoğrulmuş bir akîdeyi yansıtan muharref kitap İncil'den ibarettir. Buna göre Ahd-i Cedîd yalnız hristiyanlara ait olan kutsal kitaba yani İncil'e verilen isimdir. Yahudiler ve hristiyanların müşterek olarak inandıkları Ahd-i Atik'in otuz dokuz bölümü ile Ahd-i Cedîd biraraya getirilerek bunlara "Kitâb-ı Mukaddes" adı verilmiştir.
İncil'in Hz. İsa'ya Cenâb-ı Allah tarafından indirildiği hususunda Kur'an-ı Kerim'in Mâide Suresi 5/46. âyeti ile şöyle buyrulmaktadır:
"Ardından da (bu peygamberlerin) izlerince Meryem oğlu İsa'yı kendinden önce gelen Tevrat'ın bir tasdikçisi olarak gönderdik. Ona da içinde bir hidâyet bir nur bulunan İncil'i verdik. Bu ondan önceki Tevrat'ın bir doğrulayıcısı ve takva sahipleri için bir hidayet ve öğüt vericidir."
"Göz nuru" anlamına gelen İncil Hz. İsâ (a.s.)'ın kendi konuştuğu İbrânî dilinin bir lehçesi olan Süryanice ile nâzil olmuştur. Fakat bugün Hz. İsâ'nın konuştuğu lehçe ile tam olarak uyuşan bir nüshası yoktur. Bu da bugün hristiyanların elinde bulunan İncil nüshalarının tamamen değiştirilmiş olup aslının bulunmadığını göstermektedir. Zira İncil'in Hz. İsâ'nın dünyadan ayrılışından en az elli yıl sonra ve başkaları tarafından yazıldığı bilinen bir husustur. Ahd-i Cedîd'in içinde dört adet İncil mevcut olup bunların hepsi Hz. İsâ (a.s.)'ın hayatını anlatmaktadır.
Bugün elde olup Hristiyanlar tarafından kabul gören dört İncil ilk dönemlerde birçok Hıristiyan tarafından reddedilen ve asla kabul görmeyen kitaplardı. Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde din adamları ve kiliselerin elinde çok sayıda ayrı ayrı İnciller vardı. Bunun için Hıristiyan dünyasında büyük ayrılık ve kargaşalıklar görülüyordu. Nihayet hristiyanlığı Bizans'ın resmi dini olarak kabul eden imparator Konstantinos'un buna müdahale etmesiyle Miladî 325 yılında hristiyanlığın inançlarını ve kutsal kitabını tesbit etmek üzere İznik'te bir konsil (Ruhanî Meclis) toplandı. Bu konsile hıristiyan dünyasından ve çeşitli mezhep ve ekolden bin civarında din adamı ve hıristiyan bilgini katılmıştı.
Bunların içinden Hz. İsâ'nın ilâh olduğuna inanan üç yüz on sekiz kişinin kararıyla bugünkü dört İncil kabul edilerek diğer kitaplarla birlikte hepsine "Ahd-i Cedîd" adı verildi. Bu konsilde günlerce süren tartışmalar neticesinde Hz. İsâ'nın ilâh olduğu hususu kararlaştırılmış fakat bu karara çok az kimse katılmıştı. Matta Luka Yuhanna ve Markos adını alan bu dört adet İncil'in Hz. İsâ'ya indirilen ve Kur'an-ı Kerim'de zikredilen Semâvî kitapla ilgisi olmadığı içindeki birçok basit birbiriyle çelişen bilgi ve hikâyelerden anlaşılmaktadır.
Her şeyden önce bu İncillerdeki uslüp aslâ ilâhi bir özellik taşımamaktadır. Hz. İsâ'nın dünyadan ref'i esnasında üç gün zindanda kaldığı Petros risalesinde yazıldığı halde diğerlerinde mevcut değildir. Eldeki İncillerin hiç biri sahih bir rivâyetle adını taşıdıkları müelliflerine ulaştırılamamaktadırlar. Bu dört İncil ele alındığında gerek kısım gerekse âyet sayısı itibariyle ve konuyu ele alış şeklinden aralarında çok büyük ve derin farkların ortaya çıkması bunların ayrı ayrı kimseler tarafından yazıldığını göstermektedir.
Bugün hristiyanların elinde bulunan bu dört İncil'den Matta 28 kısım Luka 24 kısım Yuhanna 21 kısım ve Markos da 16 kısımdan ibarettir.
Bütün bu bilgilere göre bugün bir müslüman olarak Tevrat Zebur ve İncil'in ilâhi birer münzel kitap olduklarına iman ediyor isek şu mevcut değiştirilmiş halleriyle değil Cenâb-ı Allah'ın Hz. Musâ Hz. Dâvud ve Hz. İsâ'ya indirdiği şekillerine ve sahih metinlerine iman ediyoruz. Ancak bununla beraber Kur'an'ı Kerim'in gelişiyle bunların bütün hükümleri mensuh olmuştur. Tek hüküm ve şeriat olarak Allah'ın son-mesajı Kur'an-ı Kerim'in hükümleri geçerlidir.

  Alıntı ile Cevapla

Alt 17-04-2007, 19:37   #27
ece_1387
Bizden Biri
 
ece_1387
Standart



AHFÂD

Torunlar. "Hafîd" kelimesinin çoğulu olup bir kimsenin sonuna kadar olacak çocuklarını ihtiva eder. Şöyle ki oğul ve kızların çocukları ve bu torunların çocukları. Sonuna kadar hepsi ahfâddır.
İslâm hukukunda ahfâd'a dair muhtelif meselelerde bazı hükümler vardır. Meselâ vakıf konusunda ahfâda dair hükümlerden bazıları şöyle sıralanabilir. Birisi yaptığı vakfın gelirini "evlâdıma şart ettim" dese bu vakıf sadece o kişinin çocuklarını kapsar torunlarına şâmil olmaz. Başka bir görüşe göre bu şart ahfâda da şâmildir.
Vakfedenin sözünde evlâd tabirinin ahfâda da şâmil olduğuna dalâlet eden bir delil bir karine bulunursa bu vakıfa ahfâd da dahil olur. Bu konuda da âlimler arasında ihtilaf yoktur. Meselâ vakıf yapan kişi "vakfımın gelirini nesiller boyunca evlâdıma şart ettim" dese bu vakfın içine ahfâd da dahil olur (Ömer Nasuhî Bilmen Hukuk-ı İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu I 360)
Nikâh konusunda ahfâdın hükmü ise kişinin kesinlikle erkek olsun kadın olsun bunlarla evlenememesidir. Böyle bir evlilik dinen haram ve yapılan akid de bâtıldır. Ahfâd kişinin furû'una girdiğinden nesebî yakınlığı dolayısıyla evlenmesi yasak olan zümreler içinde sayılmıştır.
Aynı şekilde ahfâd furû' içinde yer aldığından kişi kendi ahfâdına zekât veremez.
Miras konusunda ise evlâd var iken ahfâd hacb*edilir. Yani ölen kişinin mirasına önce evlâtları şayet bunlar öldüyse bunların çocukları yani torunlar belli esaslar ve usûller dahilinde mirasçı olurlar.
Öbür taraftan muhtaç olan baba dede ve annelerin nafakaları da evlâd veya ahfâd üzerinedir. Fakat muhtaç olan bir kişinin oğlu veya kızı varsa bu durumda ahfâdının bu kişiye nafaka vermesi gerekmez. (Bilmen a.g.e. II 500 vd.)


  Alıntı ile Cevapla

Alt 17-04-2007, 19:38   #28
ece_1387
Bizden Biri
 
ece_1387
Standart


AHİLİK
Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Anadolu'da kurulan üretici esnaf ve çiftçi yardımlaşma teşkilâtı Ahî Arapça'da "Kardeşim" Türkçe'de "Cömert" olan akı anlamında kullanılmaktadır. İslâm ortaçağında ortya çıkmış bulunan ve daha çok bir esnaf teşkilâtı olan Ahîlik (veya fütüvvet) yiğitlik ve cömertlik esasları üzerinde kurulmuştur. Öncelikle esnafın mensup olduğu bu teşkilât daha sonraları ve özellikle sınır boylarında fetihlerin Batı'ya doğru götürülmek istendiği noktalarda bütün sınır boyu sâkinlerinin katıldığı bir kuruluş haline gelmişti. Arapça'da genç yiğit delikanlı ve cömert kişi anlamında olan "Fetâ" kelimesinden türetilerek adına "Fütüvvet" denilen bu teşkilâtın mensupları birbirlerine kardeşim anlamında olan "Ahî" kelimesiyle hitap ettikleri için bu kelimeden alınarak teşkilât mensuplarına da "Ahîler" denilmekteydi. Ahîlik teşkilâtı özellikle Anadolu'nun yurt edinilmesinde ve bilhassa halk ve esnaf arasında İslâmî prensip ve emirlerin uygulanmasında büyük bir rol oynamıştır.
Gerek Selçuklu ve gerek Osmanlı Sultanlarından bazılarının ve özellikle ilk Osmanlı sultanlarının da bu teşkilâta vezirleriyle birlikte üye olduklarını görüyoruz. Anadolu'nun birçok şehrinde tekkeleri olan Ahîler Osmanlı devletinin kuruluşu dönemlerinde fetih hareketlerinde büyük rol oynamış ve aynı zamanda gazî ünvanı ile cihad hareketine katılmışlardı.
Bundan anlaşıldığına göre Ahîler yalnız kendi üyeleri ve mensuplarının haklarını korumak gayesiyle aralarında oluşturdukları bir örgüt olmaktan çok; inanç birliği için biraraya gelmiş İslâm'ın menfaatlerini koruyan bir kuruluş idiler. Toplum içinde bir dayanışma sağladıkları gibi halkı ve devlet adamlarını cihâda ve fetihlere teşvik ediyorlardı.
Ahîlik aslında ilk kuruluşu ve gelişmesinde asla bir tarikat değildi. Fakat tarikatların prensip ve teşkilatından yararlandığı muhakkaktır. Daha sonraları bu teşkilatın mensupları Mevlevî ve Bektaşî tarikatlarına girmişlerdi. Mevlevîlerin ileri gelenlerinden Mevlânâ Hüsâmeddin'in babası olan "Ahî Türk" Konya'daki Fütüvvet* teşkilâtının başı idi. Aynı şekilde Kırşehir'deki bir Bektâşî zaviyesi şeyhinin Ahîlik teşkilatına bağlı olduğunu görüyoruz. Fakat bütün bunlara rağmen Ahîlik teşkilatı Sünnîlik ve ılımlı Şiilik çizgisini korumuştur. Anadolu'daki Ahîlerin en ileri gelen reislerinden olan Ahi Evren'in Sünnî ve Şâfî olduğu bilinmektedir.
Ahîlerin Fütüvvet teşkilatına tam üye ve lâyık olabilmeleri için ilim ve san'atla uğraşmış veya uğraşmakta olan kimseler olması gerekir. Özellikle üyenin cuma akşamları yapılan toplantılarda okunan Kur'an-ı Kerim hadîs menâkıb tasavvuf edebiyatı ve hikmet gibi derslere ve ilim meclislerine katılması gerekir.
Ahî teşkilâtının prensip ve özelliklerini en iyi anlatan ve yansıtan onların "Fütüvvetnâme"* adıyla yazdıkları belgelerdir. On üçüncü yüzyılda yazıldığı bilinen bir fütüvvetnâme'de ahîlik prensipleri ve ilkeleri şöyle tesbit ediliyor:
"Bir ahînin ancak on sekiz dirhem gümüşe eşit bir sermayesi bulunabilir. Ahî mutlaka helâlinden kazanmalıdır. Bütün ahîlerin bir sanatı olmalıdır. Ahîler yoksullara yardım etmelidir. Ahî en iyi şekilde cömert olmalıdır. Âlimleri sevmeli onlara saygı duymalıdır. Ahîlerin iyi anlayışlı ve temiz giyimli kimselerle sohbet etmesi lâzımdır. Ahîler fakirleri sevmelidir. Hakkı kaybolanların hakkını aramak teşkilâtın görevidir. Ya bu hak alınır yahut helâl edilir. Ahî alçak gönüllü olup namazını asla kazaya bırakmamalıdır. Utanma duygusuna sahip ve nefsine hâkim olmalı beylerin ve zenginlerin kapısına gitmemelidir. Aksine sultanlar onun kapısına gelmelidir. "
Ahilik teşkilâtında mertebe sistemi şöyle idi. En başta bir "Şeyhu'lMeşâyih" adıyla bir lider bulunur. Buna Ahî-Baba denirdi. Bunun altında bir önceki lider olarak "Şeyh" ünvanını taşıyan sâbık şeyh yer alır.
Üçüncü mertebede "Halife" ondan sonra "Nakipler" gelirdi. Daha sonra altı bölükten oluşan ve ilk üç bölüğüne "Ashâb-ı Tarîk" (Yol arkadaşları) adı verilen "Ahîler" yer alıyordu. Teşkilâtın en son mertebesinde "Yiğitler" vardı ki bunlar teşkilâta yeni katılan kimseler idiler.
Ahîlerin kendilerine özgü kıyafetleri vardı. Başlarına beyaz keçe külâh giyer üstüne sarık sararlardı. Ayaklarında şalvar bellerinde yünden örülmüş bir kuşak bulunurdu. Ayaklarına mest giyer bellerinde uzun kamalar taşırlardı.
Ahîler gündüz çalışır akşam "tekke'ye* gelip yemeği birlikte yerlerdi. Bu tekkelerinde misâfir ve yolcu eksik olmazdı. Çünkü misâfir ve yolculara karşı çok iyi ve misafirperver davranırlardı. Ahîler zalim ve haksızlara karşı amansız bir mücadele verdikleri gibi kendi aralarında da herhangi bir üye Ahîlik prensiplerine aykırı davranıp müşterisini aldatırsa yalan söylerse derhal Ahî-Baba tarafından yargılanır ve mutlaka cezalandırılırdı. İşte bundan dolayı Ahîlik teşkilâtı İslâmî ticaret anlayışını koruyan bir iman yiğitlik cihad ve ahlâk ocağı idi.
Moğolların Anadolu'yu istilâları sırasında Ahîler tam bir cihad* anlayışıyla bu amansız düşmana karşı koyarken aynı dönemde yaşayan Mevlevîler* ise Moğollarla işbirliğine gitmişlerdi. Ama bütün bu güzelliklere rağmen bu teşkilât da her teşkilât için mukadder olan akıbete uğramış ve zamanla bozulmuştur. İlk dönemlerde teşkilatta tam bir Sünni akîde hakim iken daha sonraları bu çizginin dışına çıkılmış; devlete karşı isyan eden ahlâksızlığa meyilli kimliği belirsiz kimseler bu teşkilât içinde görülmeye başlayınca eski özelliklerini kaybetmiştir. Fatih devrinden sonra ahîlik teşkilâtı eski itibarını kaybedip gücünü koruyamamıştır.

  Alıntı ile Cevapla

Alt 17-04-2007, 19:39   #29
ece_1387
Bizden Biri
 
ece_1387
Standart



ÂHİR ZAMAN


Hz. Peygamber (s.a.s.)'in İslâm'ı tebliğinden başlayıp kıyametin kopmasına kadar geçecek olan müddet hakkında kullanılan bir terim.
Bu tarif çerçevesinde Resulullah'a "Âhir zaman Peygamberi" denilmektedir. Bunun anlamı da "Son Peygamber" demektir.
Bizden önce yaşamış ümmetlerin geçirdikleri zamanın tümü bir gün içinde sabahtan ikindiye kadar geçen zamana; bu ümmetin yaşadığı zaman ise ikindiden akşama kadar geçen vakte benzetilmiştir. Kıyametin yaklaştığı zamana da aynı şekilde "Âhir zaman" denilmektedir. Bu zamanın kesin olarak ne zaman başlayacağı da belli olmadığı için sadece bu döneme yakın bazı belirgin alâmetlerin görüleceği ifade edilmiştir (geniş bilgi için bk. Kıyamet ve Kıyamet Alâmetleri).
İslâm'da âhir zaman denince dünya hayatının son dilimi ve son dönemi hatıra gelmektedir. Zira akidemize göre başlangıcı olan bu âlemin mutlak sonu da vardır. Fakat bu sonun kesin olarak zamanı bildirilmemiştir. Bu bilgi yalnız Allah'a mahsustur. Ancak İslâm akidesini bozmak isteyen bazı batıl inanç sahipleri bu konuda tarihler vererek belirlenmemiş ve belirlenmediği nasslarla sabit olan bir hususta (el-A'raf 7/187; Lokman 81/34; Cibril Hadisi)* doğru olmayan ve tahminlerden öteye gitmeyen rakamlar vermektedirler. Ancak Hz. Peygamber'in gelişi ile kıyamete yakın olan son dilimin başladığı hususunda İslâm bilginleri de görüş belirtmişlerdir. Âhir zamana İslâm'ın M.VII. yüzyılın başlarında yani 610 yılında vahyin başlamasıyla girildiği hususunda bazı hadislerde işaretler vardır (Müslim Fiten 132 vd.) Başlangıcı hakkında işaretler verilmişse de sonu ile ilgili bilgi yalnız yaratana has kılınmıştır. Bunu kimsenin bilmesine imkân yoktur.

  Alıntı ile Cevapla

Alt 17-04-2007, 19:40   #30
ece_1387
Bizden Biri
 
ece_1387
Standart



AHKÂF SÛRESİ

Kur'an-ı Kerim'in kırkaltıncı suresi. Surenin on onbeş ve otuzbeşinci ayetleri hariç geri kalanı Mekke'de nazil olmuştur. Sure yirmiyedinci ayetinde söz konusu edilen Âd kavminin bulunduğu bölge olan Ahkâf'tan adını almıştır. Sure Ha-Mim şeklinde huruf-u mukattaa ile başlayan yedi surenin sonuncusudur. Otuzbeş ayetten ibaret olan Ahkâf suresi üçyüzkırkdört kelime ve ikibinüçyüz harften meydana gelmiş olup fasılaları nûn ve mim harfleridir.
Bu sure Mekke'de nazil olduğu için daha çok imanî ve akîde konularını ele almıştır. Allah'ın birliğine onun kâinatta var olan her şeyin mutlak Rabbi olduğuna iman konusunu işlemektedir. Vahye risâlete peygamberlerin getirdiği mesajlara bir çok peygamberin gelip geçtiğine iman etme hususlarını konu edinen Ahkâf suresi Kur'an ve Kur'an'dan evvel indirilmiş bulunan semavî kitaplara Kıyamet gününe dirilişe insanların hesaba çekilecekleri ve yaptıklarının karşılıklarını iyi veya kötü alacakları hususlarına iman etmenin gereklerini anlatmaktadır.
Sure yukarıda söz konusu ettiğimiz hususlara imanı her yönüyle gönüllere kadar indirmekte kalbin her teline dokunarak değişik alanlarda olayı dile getirmektedir. Sure bu iman konusunun belli bir insan kitlesini değil bütün kâinâttaki varlıkları ilgilendirdiğini belirtir. İsrailoğullarından bir grubun İslâm'a karşı tutumunu söz konusu ederek olayı ele almakta ve ayrıca cinlerden bir grubun Kur'an-ı Kerim'e karşı tavırlarını anlatmaktadır. Yahudilerden bazı kimselerin son derece yanlış ve sapık bir anlayışa kapıldıklarını diğer bazı kimselerin ise olumlu davranışlarını ve sağlam fıtratlarını dile getirip bunlardan örnekler sunar. Suredeki anlatım tarzı insanın kalbini kâinatın ufuklarında göklerde ve yerde gezindirerek ona Kıyamet ve ahiretten tablolar çizmektedir. Hz. Lut (a.s.) kavminin iman etmemelerinden dolayı başlarına gelen felâketleri ve içinde yaşadıkları şehirlerinin kötü sonunu anlatmaktadır.
Surenin anlatım ve akışına göz attığımızda dört ayrı bölüm içinde olayların değerlendirildiğini görüyoruz.
Birinci bölüm surenin başlangıcı olup Kur'an'ın Allah katından vahiy yoluyla indirildiği ilk ayette ifade edildikten sonra kâinat içindeki ahenk ve mükemmel nizamın Allah tarafından yönetildiği belirtilmekte ve buna insanların dikkati çekilmektedir. Bu güçlü ifadelerden sonra iman ve akîde konusu ele alınmakta Allah'a şirk koşmanın son derece basit ve dayanaksız bir tutum olduğu belirtilerek reddedilmektedir .
"(Ey Muhammed) Kâfirlere de ki "Söyleyin bana Allah'ı bırakıp ondan başka şu tapındıklarınız yeryüzünde ne yaratmışlardır? Yoksa onların ortaklıkları göklerde mi? Eğer şu inancınızda doğru yolda iseniz o halde size indirilmiş bir kitap veya sizden öncekilerden size intikal etmiş bir bilgi kalıntısı varsa bana getirin." (4)
Böylece Allah'ı bırakıp karşılık vermeyen duyup işitmeyen konuşmayan cansız putlara veya ölüp gitmiş insanlara tapınmanın sapıklığı ve basitliği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bununla da kalmamakta; o tapındıkları put ve tâğûtların kıyamet gününde insanlarla çekişerek o sıkıntı dolu hesap gününde kendilerine tapanlardan uzak olduklarını ifade edecekleri bu sûrede anlatılmaktadır.
Surede ayrıca müşriklerin Resulullah'a karşı tutumları anlatılıp Kur'an'ı kendisinin uydurduğunu ve bunun bir büyü olduğunu belirtmeleri üzerine onlara verilen Kur'anî cevaplar ve meydan okumalar sergilenmektedir. Ayrıca İsrailoğullarının bazı yanlış tutumları dile getirilerek onların iman ettiği Hz. Musa ve kitapları Tevrât'ın Kur'an tarafından tasdik edildiği bildirilerek onlardan iman edenlerin doğru davranışları takdir edilmektedir. Nihayet bölümün sonunda zulmedenlerin yanlışlıkları ahlatılıp uyarıldıklarını ve salih amel işleyenlerin müjdelendiklerini görüyoruz.
"Muhakkak Rabbimiz Allah 'tır deyip de sonra dosdoğru gidenlere korku yoktur. Ve onlar üzülecek de değillerdir. İşte onlar Cennet ehlidirler. İşlediklerine karşılık olarak orada ebediyyen kalacak ve (mükâfatlandırılacak)lardır." (13)
İkinci bölümde de doğru ve sapık iki insan fıtratının akîde karşısındaki tutumları örnek olarak anlatılmaktadır. Doğumlarından erginlik çağına varıp sorumluluk yüklenerek tecrübelerle karşı karşıya kaldıkları zaman takındıkları tavır ve giriştikleri hareketleri izlenmektedir. Bu iki örnekten biri Rabbine şükredip anne ve babasına karşı iyi davranmakta ahde vefa gösterip Allah'a yalvararak günahlarından tevbe etmektedir. Diğeri ise Allah'a karşı isyankâr davranarak anne ve babasını üzmekte onlara itaât etmeyerek âhireti inkâr etmektedir. Bunun için de büyük bir sıkıntı içine gömülüp bitkin bir duruma düşmektedir.
"Onlar öyle kişilerdir ki yaptıklarının en iyisini onlardan kabul ederiz ve onların kötülüklerinden vazgeçeriz. Onlar Cennet halkıdırlar. Bu dünyada kendilerine va'dedilen doğru vaad'in gerçekleşmesidir." (16)
"İşte bunlar da kendilerine azap sözü gerekli olmuş kimselerdir. Kendilerinden önce geçen cin ve insan toplulukları arasında azabın içinde bulunacaklardır. Gerçekten onlar ziyana (hüsrana) uğrayanlardır." (18)
Bu kısım bir Kıyamet tablosuyla sona erip bu tablonun acı sonu gözler önüne serilmektedir.
"O kâfirler ateşe sunuldukları gün: (Kendilerine) denir ki: Dünya hayatınızda sizin için temiz olan her şeyi harcadınız onların zevkini sürdünüz. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve doğru yolu terketmenizden dolayı bugün alçaltıcı bir azap ile cezalandırılacaksınız. " (20).
Üçüncü bölümde ise kendilerine gelen peygamberi ve ilâhi emir ve mesajları reddettikleri için Âd kavminin başlarına gelen son derece acı ve elîm âkıbeti dile getirmektedir. Kendileri hayat ve mutluluk bekledikleri rüzgârdan öldürücü ve yok edici bir azap görünce nasıl perişan oldukları anlatılmaktadır .
"Onu vadilerine doğru yayılan bir bulut şeklinde görünce dediler ki: "Bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur. " Hayır o acele beklediğiniz şeydir. Acıklı azabı getiren rüzgârdır. Rabbinin emriyle her şeyi yıkar mahveder. Derken onlar öyle bir hale geldiler ki evlerinden başka bir şey görünmez oldu (her şey yok oldu). İşte biz suç işleyen toplumu böyle cezalandırırız. " (24-25)
Bu ayetlerle Kur'an'ın muhatabı olan o günün Mekkeli müşrikleri ile Kıyamet'e kadar gelip geçecek bütün inkârcı ve Allah'ın emirlerini reddeden kimselere Âd kavminin durumu anlatılarak acı sonlarının nasıl olduğu hatırlatılmaktadır.
"Bilin ki onları sizi yerleştirmediğimiz sağlam yerlere yerleştirmiştik. Ve kendilerine kulaklar gözler ve kalpler vermiştik. Ne var ki bu kulakları gözleri ve kalpleri onlara bir fayda sağlamadı. Çünkü Allah'ın ayetlerini (emir ve hükümlerini) bile bile inkâr ediyorlardı. Alay ettikleri şey onları mahvetti." (26)
Bu kısmın sonunda Mekkelilerin çevresinde bulunan kavimlerin başına gelenler hatırlatılarak tapındıkları put ve tağûtların kendilerine yardım etmekten aciz oldukları yalanlarının ortaya çıktığı ifade edilmektedir. Böylece onların bu örneklerden etkilenip imâna gelmeleri için ikazda bulunulmaktadır .
Dördüncü bölümde de cinlerden ve onların Kur'an'a karşı olan tavrından söz edilmektedir. Nihayet sure:
"Görmezler mi ki gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan Allah ölüleri de diriltmeye kadirdir. Evet o her şeye kadirdir" (33) mesajıyla sona ermektedir.

  Alıntı ile Cevapla

Cevapla

.
duyulmamış erkek isimleri, duyulmamış kız isimleri,

Yaz Yaz Bitmez..


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil


Facebook Yorumları



==>islami sözlük<== Konusuna Benzer Konular
Sözlük Nedir? Sözlük Hakkında
Bir dilin veya dillerin kelime haznesini (sözvarlığını), söyleyiş ve yazılış şekilleriyle veren, kelimenin kökünü esas alarak, bunların başka...Devamı...

Gösterim: 131 - Yorum: 2 - Ekleyen: <<d£n!z>>
Sözlük Kurallarını Bilmeyen Sözlük Yazarları..
Sözlük Kurallarını 1 Kere Bile Okumadan Tatlı Sözlükte Yazar Olmuş Yazarcıktır. Zira Okusa Orda Aynı Konu İçeresinde 43656 Tane Mesaj Atmaz,...Devamı...

Gösterim: 242 - Yorum: 3 - Ekleyen: » Mέtkãn «
Üye Sözlük
Oğuz'un isteği üzerine acıLmıs böLüm Gayet güzeL oLdu . üyeLerin nickLerini payLasıp düsünceLerin yazıLdığı böLümDevamı...

Gösterim: 343 - Yorum: 13 - Ekleyen: xX BüŚhy Xx
Üye Sözlük..
Vesselam Öncellikle Gene Rahatsız Ettiğim İçin Affola.. Şöyle Bir Önerim Olacak Benim.. Önceden Takıldığım Forumlarda ve Hala Bu Özelliği...Devamı...

Gösterim: 889 - Yorum: 32 - Ekleyen: » Mέtkãn «
Msn Sözlük
Ensözlük MSN'de İngilizce - Türkçe ve Türkçe - İngilizce çeviri yapmaya yarayan, M S N S Ö Z L Ü K MSN Sözlük nedir? İngilizce-Türkçe ve...Devamı...

Gösterim: 1524 - Yorum: 15 - Ekleyen: (+PeriLiçeM+)



Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 02:35 .


Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.6.0 RC 2
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir, bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir.
Herhangi bir konuda (şikayet, eleştiri, öneri, vb.) bizimle iletişime geçmek için tıklayın.

2005-2012 Tatliaskim.org Forumları

Bu sitede video izle, çocuk oyunu oyna veya indir, sanatçı biyografi, vikipedi ve şarkısı dinle, bunların hayatı ve sözleri gör.