Geri git   Tatlı Aşkım > »»-(¯`v´¯)-» Genel »»-(¯`v´¯)-» > Dini Konular
Kayıt ol Yardım Resim Yükle Üye Listesi Ajanda Skorlu Flash Oyunlar Forumları Okundu Kabul Et
Dini Konular Islam'la ilgili tüm konularımız..

Tezkiret-ul Evliya

Dini Konular Kategorisindeki Tezkiret-ul Evliya konusu; Hazreti Şeyh Ebu Ali Cürcani (Kuddise Sırruhu) Hz Şeyh Ebu Cürcani Kuddise sırruhu meşayıh ulularından ve tarikat cömertlerindendi. Çok kitap yazdı. Ve o Muhammed Tirmizi'nin müridi idi. Ebu Ali'nin sözleri: ...

Cevapla
 
plus
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 20-02-2012, 21:16   #61
Meşreb-i Rindane
Heyemân
 
Meşreb-i Rindane
Standart


Hazreti Şeyh Ebu Ali Cürcani (Kuddise Sırruhu)



Hz Şeyh Ebu Cürcani Kuddise sırruhu meşayıh ulularından ve tarikat cömertlerindendi. Çok kitap yazdı. Ve o Muhammed Tirmizi'nin müridi idi.

Ebu Ali'nin sözleri:

Üç nesne tevhidin libasıdır. Havf reca muhabbet havf artıklığı Hakka hazırlar ve layık kılar. Reca artıklığı ümidlerine götürür. Muhabbet artıklığı Hak'ka ulaştırır.

Saadet ehli oldur ki farizayı fevt eylemeye sünneti terk eylemeye bid'atten ırak ola. Bedbahtlik nişanı oldur ki geçmiş günahlarını halk içinde izhar ve ona ikrar eyleye.


Veli oldur ki onun canı fani ola. Böyle olunca Hak Teala onun işine mütevelli olur ve ona velayet bağışlar onun kendi nefsiyle hiç diriliği olmaz. Hak'dan gayrı ile karar tutmaz.


Rıza ububiyet sarayıdır

Sabır onun kapısıdır.

...
..
  Alıntı ile Cevapla

Alt 20-02-2012, 21:16   #62
Meşreb-i Rindane
Heyemân
 
Meşreb-i Rindane
Standart


Hazreti Şeyh Ebu Bekr-i Kettani (Kuddise Sırruhu)



Hz Şeyh Ebu Bekr-i Kettani kaddesallhu sırrahul aziz zamanının piri idi. Tarikat içinde çok tasnifleri vardı. Enva-ı ulum içinde 'Zu fünun' idi. Hz Cüneyd Ebu Said Harras Ebu Hüseyn-i nuri sohbetini bulmuştu. Mekke'de mücavir idi. Ona 'harem çırağı' derlerdi. Namaz içinde yedi Mushaf hatm eylerdi. Derler ki : "Kabe'yi tavaf kılarken 12000 kez kuranı hatm eyledi. Otuz yıl kabede kaldı. Otuz yıl içinde akşam abdestiyle sabah namazını kıldı. Tamam otuz yıl uyumadı. Onu vücudu ferişteh sıfat olmuştu.

Nakildir ki: "Fütüvvet mürüvvet Ali vecheh'den münteşirdir diyerek önümden geçerken hatırına geldi ki Fütüvvet böyle midir? Gerçi Muaviye Radıyallahu anh hatalı idi. Bunlar arasında bunca savaşlar oldu ve kanlar döküldü" diye. Sonra gene pişman oldum. Benim neme gerektir? Dedim. Gece düşümde Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellem-i gördüm. Dört yar ile gelirlerdi. Bana selam verdi. Tazimle selamını aldım. Hz Ebubekiri işaret ederek bana:

"Bu kimdir?" diye sordu.
"Hz Ebubekir" dedim. Hz Ömer'i sordu: "Ömer'dir" dedim. Osman'ı sordu. "Osman'dır "dedim. Hz Ali'yi sorunca gündüz aklımdan geçen endişe hatırıma geldi. Gayet utandım ve hacil oldum. Ali Keremallahu vecheh hazretleri şöyle benimle küs gibi oldu ve bana bakmadı. Peygamberimiz Hazretleri beni Hazreti Ali'yle görüştürdü ve beni barıştırdı. Hazreti Ali bana intisab etti:
"Gel seninle Ebu Kubeys dağına varalım" dedi. Vardık Kabe'yi teferrüc kıldık. Çün uyandım kendimi ebu kubeys dağında buldum. Ve ol gubar benim gönlümden çıktı ve yeniden hayat buldum.

Nakildir ki:

Hazreti Ebubekir Kettani söylemiştir:
Bir gün bir pir seccadesini eğnine (sırtına) bırakmış benim katıma geldi selam verdi ve:
"Ya Şeyh ! Niçin makam-ı İbrahim'e gelmezsin ? Oraya bir pir gelmiş hadis rivayet eder dinleyenlerin canları rahat olur" dedi. Ben sordum:
"O pir hadisi kimden rivayet eder?"
"Abdullah Ebu Hüreyre ibn-i Abbas'tan ki bunlar peygamber Hazretleri Sallallahu aleyhi ve sellem'den işitmişler."
"Ben bunları üstatsız işitirim" dedim.
"Bu böyleyse çok kuvvettir. Sen onu kimden işitirsin?" dedi.
"Gönlüm Allah'tan işitir ve bana haber verir" dedim.
"Delilin var mı?" dedi.
"Delilim odur ki sen Hızır Peygambersin" dedim. Bu kere Hızır dedi ki:
Dünyadaki Allah velilerini hep bilirim sanırdım. İlla Ebu Bekr-i Kettani beni bildi amma ben onu bilemedim. Bundan malum oldu ki Allah'ın velileri vardır ki Hızır'ı bilirler Hızır bunları bilmez. Ve dahi çok veliler vardır ki ne Hızır onları bilir ne veliler onları bilir. Allah'dan başka onu kimse bilmez. Zira Allah'ın hasıdır ona Allah'dan başka kimse muttali olmaz. Bazı veliler de olur ki kendilerini bilmezler onların halini ancak Allah bilir.

Nakildir ki: Hazreti Ebu Bekr-i Kettani birgün namaza durmuştu. Bir uğru (hırsız) geldi Eğininden ridasını (üst kaftanı) aldı gitti. Satmak üzere pazarda tellala verdi. İki eli kurudu. Derhal ridayı tellaldan aldı. Yine getirdi eğnine bıraktı. Ebu Bekr-i çün namazdan fariğ oldu uğru anın ayağına düştü. Hz Ebu Bekr-i "kazıyye nedir?" dedi. Hırsız vakayı söyledi. "Allah'ın izzet ve azameti hakkiçün ne aldığını ne de getirdiğini biliyorum." Dedi. Dua kıldı:

"İlahi ! Bu aldığını geri verdi sen de aldığını geri verdin" dedi. Filhal elleri dürüst oldu.

Hazreti Ebu Bekr-i der ki: "Bir gece düşümde görklü suretli gökçek bir yiğit gördüm. Şöyle ki ondan güzel yüz görmemiştim. "Sen kimsin?" dedim. "Takva dedikleri benim" dedi. "Senin durağın nerdedir? "dedim. "Ben yagılı ve sınık gönüller içinde olurum" dedi. Ve bir kara yüzlü çirkin bir avret gördüm ki zeştlikte (çirkin kötü) ondan artık yoktu.

"Kimsin?" dedim.
"Ben Gulmegün" dedi.
"Makamın nedir?" dedim.
"Gafletli ve şadlıklı gönüller içinde bulunurum" dedi. Çün uyandım niyet eyledim ki artık bir daha gülmeyeyim.

Ebu Bekr der ki: Düşümde Resulullah'ı gördüm:

"Ya Resulullah bana bir dua öğret ki Hak Teala öldürmeye" dedim.
"Her sabah kırk kere 'Ya hayyu kayyum la ilahe illa ente ehyi kalbi binuri marifeteke ebeden' oku buyurdu."

Şeyh Ebu Bekr-i Kettani'nin sözleri:

Zahid oldur ki eline hiç nesne girmese bile gönlü şad olur ve rızktan ötürü gönlü daralmaz. Eğer rızk için gönlünü dar tutar : "Nesnem yoktur " diye şikayet eylerse Allah ile savaş eylemiş gibidir. Mahlule (muhtaç) üns tutmak ukubettir. Dünya ehline yakın olmak masiyettir. Her kim selamet dilerse halktan uzlet dilesin.

Tevbenin altı şartı vardır herkim altı şartı yerine getirmezse tevbesi tevbe değidir. Birinci geçmiş yazıklarına tevbe etmek ikinci niyet ki gönlünü şuna bağlaya 'eğer beni öldürseler de bir daha onu işlemeyeyim' Üçüncü kazalarını ödemek dördüncü : üzerinde kul hakkı varsa ödemek beşinci sakillerle sohbet eylemek altıncı: imkan nisbetinde fasıklardan ayrı bulunmak.

Üç haslet ibadet eylemekten yekrektir. Evveli gaflet uykusundan uyanmak ikinci nefsin dileğini vermemek üçüncüsü Allah korkusundan ağlamak.
Hak Teala'nın bir yeli vardır. Seher vaktinde eser aşıklarının ahını ve nalişini (iniltisini) götürür arşa çıkarır. Ondan çalab hazretlerine eriştirir.

Ebu Bekr-i Kettani'nin vefatı erişti. "Kırk yıldır gönlüm içinde bir dam yaptım. O dam kapısında oturdum hiç ayrılmadım. Ve o dama şimdiye değin Allah'dan başka nesne ve dünya endişesi koymadım" dedi ve derhal pak canını Hak'ka ısmarladı.

  Alıntı ile Cevapla

Alt 20-02-2012, 21:17   #63
Meşreb-i Rindane
Heyemân
 
Meşreb-i Rindane
Standart


Hazreti Şeyh Abdullah-ı Hafif (Kuddise Sırruhu)



Hz Şeyh Abdullah-ı Hafif kaddesallahu sırrahul aziz şeyhül meşayih idi. Meşayih ilminde kitab tasnif etmiştir. Kendisi beyzade idi. Hz Ebu Muhammed-i Ruyem ibni Ata ve Hz Cüneyd'i görmüştü. Erte namazı kılar ulaştırıcı geceye değin ikibin rekat namaz kılardı. Bir palası vardı. Tam yirmi yıl onu giydi. Her dört yılda bir çile çıkarırdı. Ayağı üzerine vefatına kadar kırk çilesi vardı. Ahir çilesinde dünyadan nakl etti. Rahmetullahi aleyh.

Şeyh Abdullah Muhammed Hafif der ki:

"Yiğitlik halinde Kabe'ye giderdim. Bağdad'a geldim. Cüneyd hazretlerini görmeden beriyyeye girdim. Bir ip ve kova götürdüm. Yolda susadım. Bir kuyuya vardım. Gördüm ki bir geyik ol kuyudan başını sokmuş su içer. Geyik gidince kuyunun suyu dibine indi. Mütehayyir oldum:
"Ey Abdullah ! Bu geyiğin mertebesi senden artık imiş" dedim Derhal hafiften bir avaz işittim:
Geyiğin mertebesi onun için artıktır ki itimadı bizedir. Şeyh gibi ip ve kova getirmez" dedi. İp ve kovayı bıraktım. Susuz olarak beriyyeye gittim. Bir avaz işittim ki:
"Ya Abdullah biz seni sınadık geri dön su iç diye. Döndüm su kuyunun üstüne gelmiş. İçtim abdest alıp namaz kıldım. Artık Medine'ye kadar bana su haceti olmadı. Haccı edadan sonra Bağdad'a geldim. Cüneyd Hazretleri bana karşı gelmişti.
"Kardaşım Abdullah! Sen şol vakit kuyudan su içmeden gittin. Birgün işittin ki: "Biz seni sınadık dön su iç" diye. Bana gerekmez deyip dönseydin ol su akar ayağına gelirdi." Dedi.

Abdullah Hafif der ki:

Birgün haber verdiler. "Mısır'da mürakabe ve tevekküle oturmuş bir pir ve yiğit var" Gittim gördüm kıbleye karşı oturmuş gözlerini kıbleden bir tarafa çevirmezler. Selam verdim. Zikirden elleri değmedi ki selamına cevap vereler.
"Ey Abdullah! Bu dünya bir saattir. O bir saati de seninle mi geçirelim bu dünya azıcık iken çok nasib almak gelmiş yorulmuş ve aç idim. Bunları görünce açlığım ve yorgunluğum gitti. Canım dinlendi."

Abdullah Hafif'in söylediği naklonulmuştur.

"Bir kere Rum'a vardım. Gördüm ki sahraya bir keşiş getirdiler. Riyazet çekmeden hilal gibi incelmiş olan bu keşişi bir demir sac üzerinde yaktılar. Külünü aldılar. Herhangi bir rence (illetli) verirlerse kefaret olur gözsüz gözün sürme çekse gözleri görür elsiz ve ayaksızlar onunla şifa bulurdu. Onu gördüm hayrette kaldım. Hatırımdan geçti ki bunlar batıldır batıllık içinde bu ne haldir? Dedim. Hemen o saat beni uyku aldı. Resullah (sav) ı düşümde gördüm:
"Ya Resulullah ! Bu yatlar içinde purlar nişanı ne haldir?" dedim.
"Ya Abdullah 'sıdk eseridir'. kafir gönlündeki sıdk gördün şol işi eder ya Müslüman gönlünde olunca nasıl olur artık kıyas eyle."

Şeyh Abdullah Hazreti der: - Bir gece Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem'i gördüm.

"Ya Abdullah! Bir kimse doğru yolu bulup da ol yola gitmeye Hak Teala yarın ona hiç kimseye yapmadığı azabı eyleye"

Nakildir: Bir misafir derviş Abdullah Hafif Hazretlerinin zaviyesine geldi. Gördüler ki ol dervişin hırkası kara tülbendi kara her ne giymişse hep kara. Abdullah bir zaman fikre vardı. Gayretlendi ve sordu: "Ya derviş niçin hep kara giydin?". Derviş:

"Allahımı öldürdüm. Onun için kara don giyerim" dedi. Abdullah hazretleri emretti. O dervişi sürüyerek dışarı çıkardılar. Kovdular. Derviş yine geldi oturdu. Şeyh yine emretti. Pek çok horlukla sürüyerek kapıdan dışarıya çıkardılar. Yine geldi. Zaviyeye girdi oturdu. Yetmiş defa bu suretle zaviyeden çıkardılar. Zahir ve batını asla mütegayyir olmadı ve gene oturdu. Bu kez şeyh bu dervişin gözlerinden öptü.
" Bu davayı kim sen kılarsın gerçek imişsin" dedi. İmdi ol dervişin "Allahımı öldürdüm" demekten maksadı nefsimi öldürdüm" demekti.

Herkim nefsine taparsa nefisini Allah edinmiş olur. Nitekim Hak Teala kuranda buyurur. (casiye suresi 23. Ayet)

Şol derviş kim nefsini öldürmeden kara don giyerse ol ana don değil it çulu olur dedi.
Vefatı geldi: Hadimine:
"Ben günahkar ve asi kulum. Öldükten sonra alimi ardıma bağla ve ayağıma bend vur ve boynuma zincir tak ve beni yüzüstü sürü" dedi. Çün Şeyh hazretleri dünyasını değiştirdi. Hadimi vasiyetini yerine getirmek istedi hafiften bir avaz işitti:
"Elini ondan çek bizim aziz eylediğimizi sen nice hor eyleyesin"

  Alıntı ile Cevapla

Alt 24-02-2012, 22:01   #64
Meşreb-i Rindane
Heyemân
 
Meşreb-i Rindane
Standart


Hazreti Şeyh Ebu Muhammed-i Ceriri (Kuddise Sırruhu)



Hz Şeyh Ebu Muhammed-i Ceriri Kaddessallahu sırrahu hakkında Cüneyd: Zamanımız müridlerinin velisi odur" derdi. Cüneyd Hazretleri dünyadan gidecek Cerir Hazretlerini yerine nasb eyledi. Hanegahı içinde oturup dervişlere kulluk ederdi. Ömrü içinde halvette bile ayağını uzatmadı. "Hüsnü edeb Hz. Hak huzurunda yeğdir" derdi.

Bir yıl kabede kaldı. Hergiz söz söylemedi. Arkasını yere koyup yatmadı. Ebu Bekr-i Kettani:

"Niçin böyle yaparsın? " diye sordu.
"Batın sıdkı bana el verdi zahir de ona muvafakat eyledi" dedi.

Ceriri Hazretleri der:

"Birgün ikindi namazından sonra bir yiğit hanegah kapısından girdi. Yalınayak saçı saçı dağılmış benzi sararmış ve teni zaif idi. Abdest aldı iki rekat namaz kıldı. Başını yakasına çekti. O gece yaranları yemeğe davet etmişlerdi.
O dervişe dedim: "Bizimle muvafakat edip gider misin?"
"Benim gönlüm biraz aside (helva veya pelta) diler. Onu bana getiriver de sen kande gerekse git dedi. Ben yarenlere gittim dervişin dileğini unuttum. Avdette eve girdim uyudum. Düşümde gördüm ki: Hazreti Muhammed Mustafa İbrahim Halil Musa İsa ve yirmidört bin peygamber salavatullahi ve selamühü aleyhim ecmain geliyorlar. İleri yürüdüm. Resulullaha selam verim. Yüzünü benden çevirdi. "Ya Resulullah ben ne suç işledim ki mubarek yüzünü benden döndürürsün." Dedim.
"Bir derviş senden biraz aside istedi sen onun dileğini yerine getirmedin bahillik eyledin buyurdu. Uykudan uyandım. Seğirttim. Derviş hanegah kapısından çıkıp gider. Ben:
"Ya derviş ! Biraz sabret. Arzunu sana getireyim" dedim.
"Sana Ahir zaman peygamberiyle beraber yüz yirmidört bin peygamberi şefaatçi getirdim de arzumu bana versin veya vermeyesin" dedi. Ben seğirttim erişeyim deyü bulamadım. Kuş olmuş uçmuş.

Ceriri bir gün vaaz ederdi. Bir derviş geldi:

"Gönlümü yavu kıldım (kaybettim). Hazretinden dua kılarım ki Allah gönlümü gine vere dedi.
Ceriri:
"Ben de ol derde giriftarım." dedi.
Derdi ki:
"Her kim kulağını nefs kelamlarını dinlemeğe tuta şehvet zindanı içinde hasta ola. Radiyallahu anha.

  Alıntı ile Cevapla

Alt 24-02-2012, 22:02   #65
Meşreb-i Rindane
Heyemân
 
Meşreb-i Rindane
Standart


Hazreti Şeyh Hüseyn-i Mansuri Hallac (Kuddise Sırruhu)



Hz. Mansur-ı Hallac kaddesallahu ruhahul aziz aşık ve sadık idi. Hakayık ve dekayık içinde menendi yok idi. Nice meşayıh O'nun işini musaddak tutardı. Niceleri Onun işinde tekavvuf edip bir söz söylemezlerdi. Bir kısmı da küfre nisbet eylediler. Şeyh Abdullah Hafif Ebul Kasım Ebu Said Ebul Hayr Ebu Aliyyul Faremedi ve Ebu Yusuf-u Hamedani onun işini kabul ederlerdi. Üstad Ebul Kasım-ı Kuşeyri rivayet etmiştir:
"Eğer ol makbul-ı hak ise halkın reddi ıle merdud olmaz eğer merdud ise halkın kabuliyle makbul olmaz."
Niceleri Onu cazılığa nisbet eylediler. İmdi ben aceplerim ol kişiyi kim bir ağaçtan "Enelhak" gelir reva tutar. Halbuki arada ağaç yoktur söyleyen Haktır. Hüseyin Mansur-ı Hallac'ın vücud ağacından (enelhak) gelir de reva tutmazlar. Halbuki Hüseyin arada yok diyen Hak'tır. Nitekim Hazreti peygamber sallalahu Aleyhi ve selam buyurur ki:
"Hak Teala Ömer diliyle söz söyler. Burada ne mülhidin ne de kalanın sözü vardır."

Mansur daima taat ve ibadet içinde tevhid ehli idi. Cemaat mezhebinde idi. Onun sermestliği vardı. Nice meşayıh sermestliğinden ona edebsizlik nisbet eylerdi.


Mansur 18 yaşında Tüster'e geldi. İki ay Abdullah Tüsteri hizmetinde bulundu. Tüster'den Basra'ya geldi. Ebu Osman Mekki ile sekiz yıl sohbet eyledi. Yakup Akta ona kızını verdi. Ondan incindi. Bağdad'a geldi. Cüneyd ile buluştu. Cüneyd'e katı imtihanla mesele sordu. Cüneyd incindi cevap vermedi.

"Tez ola ki seni berdar edip ağaca asalar ve etini şerha şerha (parça parça) edeler" dedi. Mansur eyitti: "Beni ağaca astıkları gün sen suretini değiştiresin ayrık kiyas (elbise) giyesin. Benim katlime fetva veresin"
Kitab naklinde şöyledir: O vakit Bağdad şehrinin ulemaları onu öldürmeye fetva yazdılar. Cüneyd'e de yaz dediler. Cüneyd sofular donunu çıkardı ulema kıyasını giydi ve eyitti. " Biz onun zahirine hükm ederiz ki tepelemelidir. Batınını Allah bilir."

Hüseyn Mansur Cüneyd'den sualine cevap almadı. Desdur dilemedi. Kalkıp Tüster'e geldi. Bir yıl kaldıktan sonra halk onun sözlerini kabul eylemez oldu. Bir zaman halk donunu giydi. Bir zaman dünya ehli sohbetinde oldu. Beş yıl Maveraünnehr'de dolaştı. Ehvaz'a vardı. Oradan Kabe'ye geldi. Oradan Basra ehvaz Maveunnehr Hindistan ve oradan da Maçin'e vardı. Bunlara türlü sıfatlar gösterir ve tazyikler ederdi. Yine Mekke'ye geldi. İki yıl orada mücavir oldu. Çün geri geldi ahvali mütegayyir oldu. Halkı mana ile davet eyledi. Kimse onun halini bilmedi. Mansur'u elli şehirden kovdular.


Nakildir: Birgün pamuk anbarının önünden geçerdi. Bir nazar eyledi: Ol pamuk çiğidinden ayıklandı. Halk onu görüp mütegayyir oldular. Onun için hallac dediler. Hergün 400 rekat namaz kılardı. Onu fariza edinmişti.

"Niçin renç çekersin?" deyene
"Rahat isteyene rahat haramdır" dedi. "Elli yaşım değin hiçbir kimsenin mezhebini tutmadan dört mezheb içinde ruhsat ile amel etmedim. Azimetle amel ettim. Bu elli yıl içinde kıldığım namazların her birisi için gusl eyledim" derdi.

Birgün birisi Mansur'un boynunda gezen bir akrep gördü. Almak için elini uzattı. Mansur:

"Elini çek iki yıldır bizimle beraberdir". Dedi.

Nakildir : dörtyüz sofi ile beriyeye girdi. Acıktılar.

"Ya şeyh bize bir pişmiş baş sıcak gerde (ekmek) yedirsen" dediler.
"Oturun" dedi. Elini hırkasına soktu bir pişmiş başı sıcak gerdeye sarılmış olarak önlerine koydu. Yaş hurma dilediler.
"Gelin beni ağaç gibi sallayın " dedi. Salladılar. Yaş rutab (hurma) döküldü. Doyunca yediler.
Sordular:
"Arif'in vakti olur mu?"
"Yok. Onunçün ki vakit sahibi fevt sıfatıdır. Kendi sıfatıyla aram eyleyen arif değildir. Arif makamı "Limeallah" vakittir.

Sordular "Allah'a yol nedir?"

"İki kademdir. Bir kadem dünyadan götüresin. Taki Allah'a eresin" dedi.
Hulku azim dedikleri odur ki halkın cefası onun gönlüne girmeye Halıka layık ola.
İhlas bir süzektir işi onunla süzerler. Şirk ve riya bulanıklarından söyleyen kimse gönülleri helak edicidir.
Dünyayı terk eylemek nefs zühtüdür. Ahireti terk eylemek gönül zühtüdür. Kendini terk eylemek can zühdüdür.

Hüseyn Mansur'a çok düşmanlar ve münkirler zahir oldu. Anı küfre nisbet ve canına kast eylediler. Halifeye haber verdiler. Halife çağırdı:

"Enelhak deme huvelhak de" dedi. Hüseyn:
"Bizim için de öyledir" dedi. Halifenin veziri İsa onu zindana iletti. Bir yıl zindanda kaldı. Halk gelip meseleler sorarlardı. Sonra yasak oldu. Beş ay yanına kimse bırakılmadı. İbni Ata ile Abdullah Hafif Hazretleri bir defa gelip gördüler. Bir kere de İbni Ata bir ademle haber gönderdi ki:
"Ya Hüseyn! Bu sözü dedin özür dile zindandan kurtulasın. Hüseyn:
"Ben ne dedim ki anın için özür dileyeyim. Halıkı koyup halka yalvarmazam". Dedi. İbni Ata Mansur'un bu sözünü işitti ve ağladı: "Biz Hüseyn'in onda biri değiliz" dedi.

Nakildir: Birkez Hüseyn'i zindanda bulamadılar. İkinci gece de zindanı bulamadılar. " Kande idin? Diye sordular.

"Ol gece Allaha vardım" dedi. "İkinci gece kande idin? "
"Ol gece de Allah bize geldi zindanı ondan bulamadılar" dedi.

Hüseyn zindana girdiğine orada üçyüz kişi vardı.

"Ey zindan ehli dilerseniz sizi azad eyleyeyim çıkın gidin " dedi. Onlar:
"Eğer elinden gelen bir iş ise kendini azad edip bu beladan kurtulaydın" dediler. Parmağıyla işaret eyledi. Ellerindeki ol bağlar çözüldü. "Ya zindan kapısı ne olacak? Nice çıkalım? " dediler. Gine işaret eyledi kapı açıldı.
"Varın gidin" dedi.
"Sen gelmez misin?" dediler..
"Benim Allah'la işim vardır. İşlemeyince olmaz " dedi. Bunlar hep gittiler. Gördüler ki zindanda Mansur'dan gayri kimse yok ona sordular:
"Azat ettim" dedi.
"Ya sen niçin gitmedin? " Dediler.
"Hak'la benim işim vardır yerine gelse gerektir" dedi. Bu işe halk hayran kaldılar. Halife "ya öldürün ya da ağaçla dövün ki ta bu sözden dönsün" dedi. Zindandan çıkardılar üç ağaç vurdular. O ağacı vuran fadih işidirdi ki her bir ağacı vurduğunda:
"Ya İbni Mansur: La tehaf indel halli diye seda ederdi. (Ben ol üç ağaç vuran zalimin kuvvetine taaccüb ederim ki) ünü işidir havf edip elini tutamazdı. Sonra iletdiler dare asalar nice bin adem çevresinde toplandı. Mansur gözünü yuımdu. (Hak enelhak) derdi. Hergiz sözünden dönmedi.
O halde iken bir derviş geldi. "Aşk nedir?" dedi.
"Üç gün ne görürsen odur" diye cevap verdi.
Birinci gün öldürdüklerini ikinci günü ateşte yaktıklarını üçüncü günü külünü göğe savurduklarını gördü.
O halde hadim geldi öğüt diledi. " nefsini bir nesneye meşgul eyle yoksa seni başka bir nesneye meşgul eyler ki sen onu görmezsin" dedi.

Mansur' u asmaya götürürlerdi. Eli ayağı on üç yerden bağlı idi. Gülerdi. Sordular:

" Bu halde gülmenin vakti midir?"
"Kurban yerine giderim diye gülerim" dedi. Andan nara urup bu şiiri söyledi.
Ol Aşık'ı sermesti dar ağacına irişdirdiler. Evvel merdiveni öptü. Sonra ayağını bastı.
"Meriveni niçin öpersin? " dediler.
"Erenler miracı asılmaktır" dedi Başının tülbentini tılsanını giderdi. İki elini kaldırdı ve yüzünü kıbleye yöneltti. Münacatla meşgul oldu. Şibli karşısına geldi . Surei Hicr in 70. Ayetini okudu. Ve:
"Ya Hallac tasavvuf nedir?" dedi.
"Kemter makamı budur ki görürsün".
"Ala makamı nedir?"
"Sana ondan sormaya yol yoktur."
Herbir kişi taşlar attılar. Şibli dahi şer'a muvafakat için gül attı:
Hallac: " aah" etti. Dediler:
"Halk bu kadar taşlar attılar ah etmezsin de Şibli bir gül atınca ah edersin."
"Taş atanlar bilmeden atarlar mazurdurlar ama Şibli bilip atar onun için ah eyledim" dedi. Mubarek elini kestiler. Hallac güldü:
"Neye güldün?" dediler. "Bu kez sıfat eli kesilmesin ki onunla himmet üsküfünü (bir çeşit sarık) arş altından aldım başıma giydim." Ayağını kestiler tebessüm eyledi ve dedi ki:
"Bu ayakla dünya seferini eylerdim kesilirse gam değil. Himmet ayağım dursun. Onunla ahret seferini ederim. Elinizden gelirse onu da kesin" dedi. İki ellerini dirseklerine kadar kana buladı ve kanı yüzüne sürdü.
"Niçin böyle yaparsın?" dediler.
"Kan benden gitti. Bilirim ki benzim sarardı. Korktu sanmayasanız diye kanı yüzüme sürdüm ta ki kızıl benizli görüneyim" dedi.
"Dirseklerine kadar niçin süründün?" dediler.
"Aşk abdesti aldım ki aşk namazının iki rekati dürüst değildir ta ki aşık-ı biçare kendi kaniyle abdest almayınca."
Bu kez dilini kesmek istediler. "Bir dem sabr eyleyin ki münacat edeyim" dedi ve:
"İlahi ! Bu bana ettikleri rahmeti senin şer'in ve buyruğun yerine gelsin diye yaparlar. İlahi ! bunların suçu yoktur kendilerini yarlığa ve ümitlerine eriştir. Padişaha ! Perverdiğara ! Benim elimi ve ayağımı kestilerse senin rızan için ve senin yolunda keserler. İlahi bunları binasib ve mahrum kılma" dedi.
Bu kez iki gözlerini çıkardılar. Bir niceler bu tesir etti ağlaştılar. Sonra iki kulağını kestiler. Ve taş yağdırdılar. Son nefeste surei Şuara nın 18. Ayetini okudu. Akşam namazı vaktinde kaza gününde rıza meydanında Hüseyn Mansur can verdi. Onu pare pare eylediler. Her bir endamından avaz işitirlerdi."Hak! Hak! Enelhak!." . Meydan içinde parelerini koyup gittiler.
Ertesi gün geldiler. Gördüler ki meydanın içi " Enelhak" sadası ile dolmuş idi. Diri iken bir yerden gelen "Enelhak" avazı bu kez herparesinden işitiliyordu. Halk: "Bunun fitnesi evvelkinden fazla geldi" dediler.
Bu gece parçalarını bir yere toplayıp ateşe yaktılar külünü göğe savurdular. Külünden de "Enelhak" avazı gelirdi. Külünün bir azını Dicle ırmağına saçtılar. Dicle üstünde dahi enelhak sadası dolaştı. Aciz ve hayran kaldılar.

Hazreti Hüseyn diriliğinde hadimine ısmarlamıştı. Benim külümden Dicle ırmağı taşarsa Bağdad'ı harap eyler. Taşmağa başlayınca hırkamı suya karşı tut demişti. Filhakika öyle yapınca su sakin saçtıkları kül de hamuş oldu toplandı bir yere geldi. Ol külü alıp defneylediler. Derler ki yarın kıyamet gününde Arasat olacak Hallac'ı zencir ile bağlayıp götüreler. Eğer şaşarsa kıyamet kavmini birbirine vura.


Hallac'ı Mansur'un asıldığı gece meşayihten biri namazdan fariğ olunca hafiften bir avaz işitti:

Biz Hallac'a sırrımızdan bir sır gösterdik. Onu fahş eyledi. Her kim sultanlar sırrını fahş eyleye cezası budur.

Şibli de Hallac Türbesi münacatında:

"Bu mü'min ve arif idi. Niçin bu belayı buna eylediler?" Dedi. Hafiften bir avaz geldi ki:
"Ya şibli ' onun için eyledik ki bizim sırrımızı gayra söyledi. Sır saklamayanın cezası budur."
Şibli düşünde Hallac'ı görüp sordu:
"Sana bunca azab eden halka Hak neyledi." Dedi ki " İki bölüğüne de rahmet eyledi" . "Bir bölüğü benim halimi bilip şefkat ederlerdi. Onun için rahmet eyledi. Diğerleri benim halimi bilmezlerdi. Hak'kın emri yerine gelsin diye azab ederlerdi. Onlara da onun için rahmet eylendi."

Hallacı astıkları zaman iblisi lain karşısına geldi.

"Sen enelhak dedin sana rahmet eylediler Ben "enelhayr dedim" bana lanet eylediler sebebi nedir. Hallac:
"Sen benlik eyledin. Ben benliği kendimden uzak eyledim sebebi budur" dedi.

  Alıntı ile Cevapla

Alt 24-02-2012, 22:04   #66
Meşreb-i Rindane
Heyemân
 
Meşreb-i Rindane
Standart


Hazreti Habib-i Acemi (Kaddesallahu sırrahu)



Habib-i Acemi kuddise sırrahu sahibi sıdk ve himmet idi. Anın kerameti ve riyazeti tamam idi.
Basra'da oturur idi. Evvelki halinde malını faize verir her gün borçlularına varır bir şey alamazsa ayak terini alır bununla nafakalanırdı. Birgün bir borçlunun evine vardı. Evinde bulamadı. Avretinden ayak teri istedi.
Avret "erim yoktur. Bende de nesne yok ki vereyim yalnız bir koyun boynuzu var. İstersen onu vereyim" dedi.
"getir ver" dedi. Getirdi. Ol boynuzu aldı ve eve getirdi:
"Pişir yiyelim" dedi. Avret de:
"Odun ve ekmek yoktur" dedi. Habib vardı borçlularından odun ve ekmek getirdi. Avret aşı pişirdi çanağa koydu. Kapıya bir derviş geldi.
"Şey'en lillah" dedi. Dervişe karşı kapıyı çarptı. Derviş mahsun geri dödü. Avret baktı ki aş çanağının içi kana dönmüş. Benzi sarardı. Eri Habib gelince ona da gösterdi.
"Birinin gözünün şomluğuna uğradık" dedi. Habib bu hali görünce canına od düştü. Ve sönmedi.
"Ya avret ben başka hale geldim. Tövbe kıldım" dedi.

Yolda çocuklara rastladı. Çocuklar birbirlerine:

"Ribahor (faizci) Habib geliyor sakının onun şomluğundan ayağının tozu bize değmesin. Biz de onun gibi bedbaht oluruz" dediler. Bu söz de Habib'in içine dağ gibi oturdu. Hasan Basri'nin katına geldi. Onun elini tuttu tevbe-i Nasuh eyledi. Allah'a döndü evine geldi. Yolda borçlusuna uğradı. Borçlusu Habib'i görünce kaçmaya yeltendi. Habib:
"Ne kaçarsın? Şimdengerü ben senden kaçarım" dedi. Ondan sonra gene o çocuklara rastladı. Çocuklar birbirlerine:
"savulun taib Habib geliyor bizim ayağımızın tozu üstüne konmasın Allah'a asi olmayalım" dediler. Habib:
"İlahi! Seninle barıştım. Bir günde beni iyilerden eyledin" dedi.

Şehrinde tellal çağırttırdı. "Habib'ten nesne isteyen gelsin" dedi. Malını kamilen dağıttı. Müflis oldu. Sonra gelene karısının carını (Kadınların kullandığı bir çeşit örtü) verdi. Yine bir kişi geldi. Ona da gömleğini verdi. Çıplak kaldı. Fırat kenarında bir savma yaptı. İbadetle meşgul oldu.


Hasan basri'den ilim öğrenirdi. O zamana kadar okumak bilmezdi.

Avret nafaka istedi. Habib çıktı savmaya vardı. Taatle meşgul oldu. Akşam evine geldi. Avreti:
"kande işlerdin ki gene nesne getirmedin?" dedi. Habib:
"öyle bir kişinin işleri işlerim ki gayet cömert. Onun kereminden utandım da nesne dileyemedim. Bana "on gün sabret on günlük ücretini birden vereyim" dedi. Gine savmasına vardı. İbadetle meşgul oldu. On gün tamamlandı. Öğle vakti geldi. Namaz kıldı. Bu gece avrete ne diyeyim diye gönlü daraldı. Derhal Hak Teala hazretlerinin kudret hazinesinden yağ bal yüzülmüş koyun ve diğer havaic birkaç hamal ile ak yüzlü ve ak elbiseli bir kişi evlerine gitti. Kapıyı çaldı. Avreti karşı çıktı. Ol ak elbiseli yiğit eyitti:
"Bunları erinin işini işlediği kişi verdi. Eve gelince ona de ki: "gelenler sen işini arttır biz de atamızı arttıralım dediler". Ve gittiler… Habib utanarak akşam evine geldi evden aş kokusu çıkıyordu. Karısı onu güler yüzle karşıladı. Habib onu hiç böyle sevinçli görmemişti. Dedi:
"Ey er. Senin işini işlediğin kişi ne iyi kişi imiş ki bir gökçek yiğitle türlü türlü nimetler ve bir çıkı akça verdi. Ve Habib gelince ona de ki "verdiklerimizi kabul eylesin eğer ol işini arttırırsa biz de arttırırız" dediler. Habib bu sözü işitince zevke düştü on gün Çalabıma kulluk ettim bu lutufları etti. Eğer daha fazla edersem acaba ne eder? dedi. Ve dünyadan yüz çevirdi Allah'a yöneldi. İbadetle meşgul olup ululuk mertebesine erişti. Duasının müstecabu sınanmış idi.

Bir gün oğlu kaybolan bir kadın geldi. Ayağına düştü ve çok ağladı.

"Hiç akçan var mıdır?" diye sordu.
"İki akçam vardır. Onu alıp bir dervişe verdi ve dua kıldı. Var git oğlun sana gelir dedi. Avret henüz evine varmadan oğluna yolda karşı geldi. Avret şad oldu. Sevine sevine oğlunu şeyhe götürdü. Şeyh oğlana sordu:
"Nerede idin?"
"Bugün Kirman şehrinde idim üstadıma pazardan et aldım giderdim. Habib duası berekatından nagah bir yerde bir avaz işittim: "Ya yel bu oğlanı götür evine bırak".

Nakildir: Şeyhi bir gün evvel Basra'da ertesi gün (Arefe Günü) Arafat Dağı'nda görürlerdi.

Bir yıl Basra'da kıtlık oldu. Şeyh veresiye çok taam aldı. Dervişlere verdi. Bir kese dikti. Keseye elini soktu. Dilediği kadar akça çıkardı. Borcuna verdi.

Yaz kış giydiği bir kürkü vardı. Bir gün abdest alırken kürkü yol üstünde bırakıp gitti. Hasan Basri kürkü gördü. Habib gelinceye kadar bekledi. Habib geldi selam verdi.

"Ya Müslümanlar imamı burada niçin durursun?". Hasan:
"Ey Habib kürkü buraya komak gerekmez zayi olur kime inandın?" dedi.
"Seni gözetlemek için gönderen kişiye inandım."

Hasan birgün Habib katına geldi. Habib iki arpa çorbasını tuz ile beraber Hasan'ın önüne koydu. Yemeğe başlayınca sail geldi. Bu kez Hasan'ın önünden alıp dervişe verdi.

"Ey Habib sen iyi kişisin. Biraz ilim okumuş olsaydın birini konuğa bırakır saile birini verirdin. Böyle gerektir" dedi. Habib cevap vermedi. Bir saat sonra bir kul geldi. Başında birbir sofra içinde helva ekmek ve beşyüz akça vardı. Bunları Habib'in önüne koydu. Habib sofrayı Hasan'a bıraktı. Akçayı dervişlere bölüştürdü. Hasan yerken Habib:
"Ya üstad sen iyi kişisin. Eğer biraz yakınlık olsa daha yekrektir ki yakinsiz ilim işe yaramaz "dedi.

Birgün Hasan Habib'in mescidine geldi. Akşam namazına kamet getirdi. Habib Elhamdulillah yerine Elhemdulillah dedi. Hasan'da Habib'in arkasında namaz sahih değildir diye Habib'e uymadı. Kendi başına kıldı. Hasan'a o gece düşünde Cenabı Allah:

"Ey Hasan benim hoşnutluğumu bildin de yine yanıldın.." buyurdu. Hasan:
"Ey bari hüda senin rızana ben niçin yanıldım?" buyurdu ki:
Habib ardında namaz kılmış olsaydın benim rızamı bulmuş olurdun ve ömrünün içinde kıldığın cümle namazların Habib'in ardında kıldığın namaz berakatına makbul olacaktı. Ama sen lafz eğriliğini niyet doğruluğundan geri koydun. Dil doğrusuyla gönül doğrusu arasında çok fark vardır." Buyurdu.

Birgün Haccac'ın adamları Hasan'ı aradı. Hasan savmaya gizlendi. Adamlar savmaya girip aradılar bulamadılar. Hasan der ki birkez elleriyle beni yokladılar anlayamadılar. Geri çıkıp Habib'e:

"Ey Şeyh ! Niçin yalan söylersin? Bizimle eğlenir misin? Haccac'ın Hasan'a edeceği sana revadır" dediler. Habib:
"İşbu dem o benim katımda savmaya girdi. Eğer siz görmedinizse benim ne suçum vardır?" Dedi. Ol avanlar içeri girip yine aradılar bulamadılar çıkıp gittiler. Hasan:
"Ey Habib ! Üstadlık hakkı böyle mi? Avanlara yerimi söyledin" dedi. Habib:
"Üstad ! doğru söylemek berakatına kurtuldun yoksa onların eline giriftar olurdun". Hasan:
"Ne eyledin de bunlar beni görmediler" Dedi. Habib:
"Dokuz kere ayetle kürsi ve amener resulu ve surei ihlas okudum. "Hasan'ı sana ısmarladım ey çalabım sen saglagil" dedim.

Nakildir: Hasan Basri bir gün Dicle ırmağı kıyısına geldi. Karşıya geçmek için gemi bulamadı. Habib geldi:

"Üstad! Burada neylersin" dedi. Hasan:
"Bir yere gitsem gerek illa geçmek için gemi yok" dedi.
"Üstad! İlmin varsa hasedi gönlünden gider dünyada iğrek belaları ganimet tut ve cemi işleri Hakdan bil ki kaçan böyle olasın ayağını suya vur geç" dedi. Habib ayağını Dicle ırmağına bastı geçti. Hasan ağladı. Aklı gitti düştü. Kendine gelince:
"Ya İmam sana ne oldu?" diye sordu.
"Habib benim şakirdimdir. Beni melamet eyledi su üstünden geçti ben kaldım. Yarın sırat köPage Rankingüsünden de cümle halk geçip ben kalırsam halim ne olur" dedi. Habib'e sordu:
"Bu mertebeyi nereden buldun?"
"Üstad ben gönül ağartırım sen kağıt karartırsın. İlminden başkalarına fayda değer sana değmez" dedi.

Nakildir ki Ahmet Hanbel ve Şafii otururdu. Habib bir bucaktan geldi. Ahmed:

"Buna bir sual edeyim" dedi. Şafii:
"Bu kavme sual gerekmez" dedi. Ahmed:
"Çare değil sual edeyim. Bir kişi beş vakit namazdan birini fevt eyledi. İlla bilmez ki hangi vakittir" dedi. Habib: "Bir kişinin gönlü Allah'tan gafil olursa onu edeplemek gerek" dedi. Bu cevap içinde mütehayyir kaldılar ve Şafii:
"Ben sana demedim mi bu haldeki kimselere sual sorulmaz" dedi.

Bir gün evinde karanlıkta iğneyi kaybetmişti bulamadı. O saatte aydınlık oldu. İğneyi buldu.

Habib evinde bir firavuş (cariye) tutardı. Otuz yıl yüzünü görmemişti. Bir gün firavuş hacete çıkarken kapıda Habib'le karşılaştı. Habib:
"Ne avretsin?" dedi. Firavuş:
"Otuz yıldır senin evindeyim beni nice bilmezsin?" Habib:
"Benim Allah'dan gayri kimsenin yüzüne baktığım yoktur. Seni nice bileyim…" dedi.

Sordular:

"Allah rızası nerdedir?"
"Münafıklık tozu olmayan gönüldedir" dedi.
Kaçan yanında Kuran okuyalar ol kadar ağlardı ki aklı giderdi. Dediler:
"Sen acemi kişisin Kuran manasını bilmezsin bu ağladığın nedendir?" Cevap verdi ki: "Dilim acemi kalbim arabidir".

Bir derviş der:

"Gönlümden geçer ki bu bir acemi kişidir. Ulu mertebe sahibi olmuş. Acaba bu mertebeyi nereden bulmuş?" hafiften bir ses işittim ki:
"Habib acemi ise ne var o bizim habibimizdir (dostumuzdur)".

Bir gün bir kanlıyı (katil) öldürmeye götürürlerdi. Şeyhe uğradı. Şeyh ona gözü ucuyla baktı. Sanra onu öldürdüler. Ol gece gördüler ki uçmakta dürhaleler giymiş seyrandadır. Ona dediler:

"Ya filan! Dünyada bir adam öldürücü zalim kişi idin. Bu mertebeyi neden buldun?"
"Beni öldürmeye götürürlerken Habib'e uğradım. Göz ucuyla bana baktı. İşte o nazardan buldum" dedi. Rahmetullahi aleyh.

  Alıntı ile Cevapla

Alt 27-02-2012, 20:59   #67
Meşreb-i Rindane
Heyemân
 
Meşreb-i Rindane
Standart


Hazreti Şeyh Utbet ül Gulam (Kaddesallahu sırrahu)



Ol hoca-ı eyyem Utbet ül gulam rahmetullahi aleyh gönül ehlinin makbulu olup Hasan Basri'nin şakirdlerindendi. Birgün deniz kenarında Hasan Basri abdest alırdı. Utbe su üstünde yürüdü. Hasan acebte kaldı.
"Ya Utbe bu mertebeyi ne ile buldun?" dedi. Utbe:
"Otuz yıldır sen onun buyruğunu ben ise sevdiğini tutuyorum" dedi.

Onun tevbesinin sebebi oldur ki evvel halinde zina işlerdi. Birgün bir avret pencereden başını çıkarmış taşraya bakardı. Utbenin gözü ol avretin gözüne tuş oldu. Meğer ol avret kara gözlü idi. Gönlü ona takıldı. O kadını elde etmek için bir kişi gönderdi. Ol avret de mesture idi. Utbenin adamına cevap verdi." Utbe benden ne diler?" dedi.

"Anın gözü gözüne takılmış senin gözünün karalığı ona isr eylemiş" dedi. Avret gözünü çıkarıp bir tabağa koydu. Utbe'ye verdi.
"Gözümü sevdi ise alsın" dedi. Utbe ihlasla tevbe eyledi. Hasan'ın kapısına vardı. Onun katında dururdu. Arpa eker ve yerdi. Günde yalnız bir kursa yer ibadet ederdi. Haftada bir kere su dökerdi onun için ki "Kiramen Katibin" den utanırım derdi.

Birgün Utbe'yi gördüler bir yere oturmuş teninden su gibi ter akardı.

"Bu ne hal?" dediler.
"Evvel halimde evime misafir gelmişti. Komşu duvarından bir kesek almıştım. Konuklara hacet oldu. Şimdi ne zaman onu hatırlarsam hacaletimden terlerim" dedi. Onlar da:
"Komşudan helallik dileriz" dediler.

Birgün Abdülvahid Zeyd katında birkaç ulu otururdu. Dediler ki:

"Acaba burada halkla değil Allah'la meşgul olan bir kişi var mıdır?" Abdülvahid Zeyd:
"Sabredin. Şimdi o kişi gelir" dedi. Bir saat sonra Utbe çıkageldi. Sordular:
"Ne yerden geldin?"
"Pazardan geldim."
"Kimi gördün?"
"Kimseyi görmedim."

Nakildir ki Utbet ül Gulam hiç yemek yemezdi.

"Gözümüzün nurusun yoldaşlarını bulayım beraber yiyesin" dedi. Utbe:
"Ben öyle bir kişiyle yoldaş oldum ki yemekten münezzehtir ona karşı ben utanmadan nice yiyeyim " derdi.
Nakildir : Bir gece Utbe seyrinde bir "Huri" gördü. Ol huri:
"Ey Utbe ! Ben sana aşıkım sakın beni koyup ayrı avret isteme ki ta ben sana haram olmayayım" dedi. Utbe:
Ben dünyayı üç talakla boşadım. Kişi üç talak ile boşadığını nice ala?" dedi.

Birgün bir kişi Utbet ül Gulam katına geldi. Keramet istedi. Utbe:

"Ne dilersin?" dedi.
"Hurma" Kış günleri idi. Vardı bir zenbil hurma getirdi önüne koydu.

Nakildir ki Muhammed Semmak Zünnun-i Mısri Rabia katına geldiler. Nagah Utbe' de çıkageldi. Bir yeni gömlek giymişti. Muhammed Semmak:

"Yeni gömleğini giyip ne hoş salınırsın" dedi. Utbe düştü can verdi.
Onu bir ulu düşünde gördü yüzünün bir yanı kaburga olmuştu.
"Ne sebepten böyle oldun?" dedi.
"Üstadım katına varmıştım. Bir güzel oğlan geldi. Birkez bakmıştım Hak Teala beni uçmağa buyurdu. Yolumda tamu vardı. Bir yılan çıkageldi. Kendisini üstüme bıraktı. Ve bir yanımı vurdu ve eyitti." Birkez bakmağa birkez vurmaktır. Eğer bir daha bakaydın ben de ısırırdım" dedi. Rehmetullahhi aleyh.

  Alıntı ile Cevapla

Alt 27-02-2012, 21:00   #68
Meşreb-i Rindane
Heyemân
 
Meşreb-i Rindane
Standart


Hazreti Rabiat ül Adviye (Rahmetullahi aleyha)



Ol mahdure-i has settürei ihlas ol nüsha-i aşk u iştiyak ol şefte i kurb ı ihtirak ol Meryem i Saniye i saf Rabia tül Adviye rahmetullahi aleyha.

Eğer sorulsa ki:

"Rabia'yı erenler sınıfında niçin zikr eyledin?" Cevap veririz ki:
"Peygamber sallahu aleyhi ve selem buyurur. Avret Allah yolunda erdir. Ona avret demek reva değildir. Nitekim nübüvvet aynı izzettir. Beylik ve ululuk ve küçüklük onda tefavüt tutmaz. Velilik dahi öyledir. Hassaten Rabia kendi zamanında Hak muamelesi ve marifet içinde nazirsiz idi.

Nakildir: Rabia'nın doğduğu gece atası evinde hiç nesne bulunmadı. Atası yavlak derviş idi. Bir parça bez ve bir dirhem yağ bulunmadı ki Rabia'yı saralar. Avreti dedi ki:

"Filan komşuya var biraz yağ dile ki çerağ yandıralım. İlla anın eri ahdetmişti ki kimseden nesne dilemeye. Kapıdan çıktı. Komşusunun kapısına vardı. Geri döndü:
"Kapıyı açmadılar" dedi. Avret ağladı ve gussalı yattı. Uyudu. Düşünde Peygamberimiz Muhammed Mustafa Sallalşahu aleyhi ve sellem i gördü.





Rabia başını secdeye koymuş. Hakka münacat kılar ve derdi ki:
İlahi ! Ben gönlümü sana vermişim illa nedeyim ki sen beni mahluka görümlü eyledin. Eğer iş benim elimde olsa bir saat senin kulluğundan hali olmam. Onun üstünde kör kandil yanar evin içini Ruşen eder dururdu. Hocası bu hali görünce korktu. Kendi yerine geldi. Fikre yattı. Sabah oldu. Rabia'yı çağırdı. Okşadı. Azat eyledi Rabia'ya destur verdi. Ondan sonra savmaya girip ibadetle meşgul oldu. Bir zaman sonra hacca gitmek arzu eyledi. Bir eşeği vardı. Seccadesini ve ağzını yükledi. Yüzünü Hakka tutup beriye içine girdi. Yolda eşeği öldü. Yoldaşları yükünü götürelim deyince:
"Ben size güvenip gelmedim" dedi. Yoldaşları onu bırakıp gittiler. Rabia yalnız kaldı yüzünü secdeye koyup eğitti:
"İlahi! Padişahlar böyle etmez. Yolda eşeğimi öldürdün beni açıkta koydun" dedi. Bu sözünü henüz tamamlamadan eşeği dirildi. Rabia yükünü yükleyip birkaç gün daha gitti. Yine Hakka münacat eyledi.
"İlahi ! Senin aşkın gönlümü tuttu artık gidemez oldum ol taş evini buraya getirsen nola.." dedi. Hak Teala hazretleri ona hitab buyurdu ki:
"Ya Rabia onsekiz bin alem katına girersin." Rabia ileri vardı gördü ki kabe anın karşısına geldi.
"Bana Kabe'nin ıssı (sahibi) gerek ben bu evi nideyim" dedi. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem "herkim Allah'a bir karış ileri varırsa Hak Teala ona bir arşın yaklaşır" buyurmuştur.

İbrahim Edhem rahmetullahi aleyh ondört yılda güçlükle Kabe-i şerife vardı. Yolda giderken her adımına iki rekat namaz kılardı. Çün Kabeye erdi kabe anda yok. Birkez ah eyledi. " Aceb bu ne haldir gözümde halel vardır?" dedi. Hafiften bir avaz işitti ki:

"Ya İbrahim ! Senin gözünde halel yok amma bizim bir firavuşumuz (kul cariye) vardır bize yüz tuttu. Biz de Kabemizi ona karşı gönderdik" dedi. İbrahim Edhem gayretlendi. Ve:
"Bu ne türlü avret ola ki mertebesi ve nazı Çalab dergahında böyle ola" dedi. Geri yürüdü. Gördü ki Rabia gelir Kabe yerine gelmiş. İbrahim Edhem Rabia'yı görünce:
"Ya Rabia! Bu ne haldir ki cihanı hayrete saldın. Ondört yılda nice türlü meşakkatlerle her adımda iki rekat namaz kılarak kabenin aşkına geldim kabe sana karşı gelmiş" dedi. Rabia:
"Ya İbrahim ! Sen namaz eyledin ben niyaz eyledim" dedi. Rabia haccı tamam eyledi yine Basra şehrine gelip ibadetle meşgul oldu. Bir yıl sonra kabeyi yine arzuladı. Ve evvelki yıl hac bana karşı geldi bu yıl ben hacca karşı varayım dedi. Yola girdi.

Şeyh ebu Ali Tirmizi eyder:

Rabia beriyyeye (çöle) girerek tam yedi yıl yanı üzere yuvarlanarak Arafat dağına erişti. Hafiften avaz işitti:
"Ya müddei ! Bu ne resimdir ki sen bizi istersin eğer sen dilersen ki biz tecelli edelim ta sen durduğun yerde eriyesin." Rabia:
"Hüdavenda ! Senin eksikli kulunun bu tecelliye katlanacak mertebesi yoktur. Senin tecelline dağlar bile katlanamaz pare pare olur. Benim için bu muhaldir amma fakirlikten bir nokta dilerim" dedi. Nida geldi ki:
"Ya Rabia ! Ulu nesne diledin. Fakr bizim fahrimiz eseridir ki erenler yolunda koymuşuz. Senin ta fakr makamına ermen için yetmiş bin hicab geçmen gerek. Şimdi sana değmez ki fakr sözünü anasın amma birkez yukarı bak. Rabia başını kaldırıp yukarı baktı. Kandan bir deniz gördü havada muallaktı. "Bu deniz visalimizi isteyen aşıkların gözleri yaşıdır. Küllüsü ilk menzil içinde kaldılar. Hiç nişanları belirmedi. Bizim hazretimizde yokluk makamına varmayınca var olmaz denildi". Rabia dedi ki:
Ol erenler devletinden bir şeme (koku) ben zaif kuluna göster. Bunu deyince filhal (avretler özrünü) gördü. Hafiften avaz işitti ki:
"Yedi yıl yanı ile Kabeye varanın makamı budur." Rabia sergerdan (Avare şaşkın) oldu. Ve:
"Ey padişah ! Ben önden senin evine itibar eylemedim de seni diledim bu kez ona da layık olmadım" dedi. Basra'ya döndü. Savma'ya girdi. İbadetle meşgul oldu.

Nakildir: Birgün iki ulu Rabia'yı ziyarete geldiler ikisi de aç idi. Taamı helaldir diye Rabia'nın taamını yemek dilediler. İki gerdeyi bir fotaya koydu bunların önüne getirdi. O anda kapıya bir derviş geldi Allah dedi. Rabia da iki gerdeyi dervişe verdi. Bunlar melul oldular. Bir saat sonra bir firavuş bir yığın ekmek getirdi. Saydı kim onsekizdir. Rabia:

"Ekmek yirmi olsa gerektir" dedi. Firavuş ekmeğin ikisini gizlemişti. Çıkardı. Rabia bunları önlerine koydu. Bu iki kişi taaccübde kaldılar. Ve dediler ki:
"Bu ne sırdır ki biz senin ekmeğini yemeğe geldikdi. Önümüze koyacağın ekmeği dervişe verdin ve o firavuşun getirdiği ekmeğin eksiğini bildin." Rabia :
"Siz ikiniz geldiniz karnınızın aç olduğunu bildim. Önünüze koyacağım o iki ekmeği kapıya gelen dervişe verdim. Bu iki ekmek konukların karnını doyurmaz dedim Çalab'dan bir yerine on istedim. Hak Teala verdiğim o iki ekmek yerine yirmi ekmek verdi" dedi.

Nakildir: Rabia birgün savma içinde hasta oldu. Uykuya vardı. Bir uğru geldi carını aldı. Çıkmağa yol bulamadı. Carı bıraktı yol gözüktü. Bunun üzerine carı yine aldı yine yol bulamadı. Bunu tekrarladı. Nihayet bir avaz işitti:

"Ey er ! Zahmete girme. Rabia bunca yıl kendisini bize ısmarladı. Zehresi yoktur ki anın semtine kimse gele. Ol dostumuz uyursa biz dostu uyanıkız" dedi. Uğru bunu işitince tevbe eyledi.

Nakildir: Rabia'nın hadimi yemek pişirmek için iç yağını eritti. Çok zamandır aş görmemişlerdi. Soğan lazım oldu. Hadim komşudan almak diledi. Rabia:

"Ben ahd eylemişim ki kimseden nesne dilemeyeyim " dedi. Bu sözü derken havadan bir kuş geldi. Bir deste soğanı yağın eritildiği çömleğe bıraktı. Rabia : Mekrden hali değildir dedi ve soğanı yağı bırakıp ekmeği tuzla yedi.

Rabia birgün ağlayarak dağda giderken geyikler ve canavarlar etrafında dolaşıp durur. Rabia'ya nazar ederlerdi. Nagah Hasan Basri çıkageldi. Gördü ki Rabia geyiklerle oturur. Geyikler Hasan'ı görünce ürküp kaçtılar. Hasan melul oldu:

"Ya Rabia bunlar benden niçin kaçtılar?" dedi. Rabia eyitti:
"Bunların iç yağını yemişsin nice kaçmasınlar"

Nakildir:

Rabia birgün Hasan evi önünden geçiyordu. Hasan ağlardı gözünün yaşı Rabia'ya dokundu yağmur suyu sandı sonra bildi ki Hasan'ın göz yaşıdır.
"Ya üstad! Göz yaşını sakla. Halk görmesin ve riyadan da emin olasın." Dedi. Bu söz Hasan!a ağır geldi. Birgün Rabia'yı su yanında gördü seccadesini su üstüne bıraktı.
"Ey Rabia ! Gel iki rekat namaz kılalım" dedi.Rabia da seccadesini havaya bıraktı ve üstüne binip:
"Ey Hasan ! Senin işlediğini balık benim ettiğimi de sinekler eder. İş bu ikisinde değil işe meşgul olmak gerektir". Dedi.

Nakildir:

Rabia birgün Hasan'a üç nesne verdi. Bir mum bir iğne bir kıl. Yani mum gibi ol alemi münevver eylegil. İğne gibi yalıncak (çalışkan) ol hemşire işde ol. Manalarda riyazet çek küllü kıl oluncaya kadar.

Nakildir:

Bir gece Hasan ve yarenleri Rabia katına vardılar. Rabia'nın evinde çerağ yoktu. Rabia parmağına tükürdü. Evin içi Ruşen oldu. Eğer sorulursa ki parmaktan nice aydınlık çıka cevap ederiz ki Musa eli bol ola. O peygamberdi denilirse cevapta deriz ki her kim peygamberlere mütabeat ede onun peygamberlik eserinden nasibi ola. Nitekim Peygamberimiz Sav buyurur. "Her kim bir danik haramdan yine sahibine verirse peygamberlik derecesinden bir dereceye erişe." Rabia'nın dirliği malumdur.
.
Nakildir:
Birgün Hasan Rabia'ya "Hiç rağbet eder misin ki sana nikah edelim?" dedi.
"Nikah vücud üzerine sahihtir bende vücud yoktur. Yok nesneye nikah nice olur?" Hasan:
"Yokluğu nereden buldun?" dedi.
"Kendimi yok etmeden buldum."

Birgün Hasan :

"Ya Rabia ! Sana mahlukun öğretmediği Halıkının gönlüne bıraktığı ol ilimden bana da bir harf öğret" dedi. Rabia:
"Birkaç kilo iplik eğirdim ki satayım da kut (erzak) edineyim. Ahaliye iki akçaya sattım. Akçanın birni bir elime diğerini de öbür elime aldım. Korktum ki birbiri üstüne koyayım da çift ola ta beni yoldan çıkara. Dört akçayı birbiri üstüne koyan bu ilimden öğrenemez" dedi.

Nakildir:

Birgün Rabia'ya:
"Niçin evlenmezsin?" diye sordular.
"Size üç nesne sorayım eğer bilirseniz sizin dediğinizi tutayım" dedi.
"Ölüm vaktinde imanımı selametle götürebilecek miyim?"
"Bilemeyiz"
"Kıyamet gününde kitabımı sağımdan mı solumdan mı sunalar?"
"Bilemeyiz"
"Yarın halk iki bölük olduğunda (surei şuara 7. Ayetin sonu) hangi bölükte olurum?"
"Bilmeyiz"
"Ol kişi ki gece gündüz bu kaygıda ola ona gelenin kaygısı nice olur"
Sordular:
"Kanden gelirsin? Ol cihandan nice gidersin?"
"Ol cihana giderim"
"Bu dünyada neylersin?" Dediler.
"Pişman yürürüm çünkü fanidir baki değildir."
"Hakkı sever misin?"
"Beli"
"Şeytanı düşman tutar mısın?"
"Yok."
"Niçin?"
"Şunun için ki Rahman sevgisi içimde öyle dolup durur ki şeytan düşmanlığı sığmaz."

Rabia der ki:

Birgün düşümde Peygamber efendimizi gördüm.
"Ya Rabia ! Beni sever misin? Buyurdu.
"Ya Resulullah ! Seni kim sevmez yalnız Hak sevgisi beni şöyle kaplayıp durur ki hiç dostluk düşmanlık yeri kalmayıp durur" dedim.

Nakildir:

Rabia çok ağlardı.
"Niçin bunca ağlarsın?" dediler
"Allah ile üns tuttum. Ayrılıktan korkarım. Olmaya ki ölüm vaktinde nida gele ki "Sen bize gerekmezsin" diyeler.

Birgün Rabia bir kişi gördü:

"Vay kaygıdan" der şikayet ederdi. Rabia:
"Öyle deme 'Vay kaygısızlıktan' de" dedi.

Nakildir bir kişi gördü başına tülbent bağlamıştı.

"Niçin bağladın" dedi.
"Başım ağrır"
"Kaç yaşındasın?"
"Otuz yaşındayım."
"Otuz yıldır sağken hiç başına şükür tülbendini bağladın mı? Birkaç gün hasta oldun şikayet tülbendini bağladın" .

Bir yaz günü idi. Karanlık bir eve giren Rabia başını aşağı bıraktı. Bir hizmetkar kadın avaz etti.

"Ya seyyide Taşra çık ki Allah'ın sanatını göresin. Rabia da:
"İçeri gir ki sanii göresin" dedi.

Nakildir:

Birbiri ardınca oruç tutardı. Hiç nesne yemedi uyumadı açlığa harran geçti. Bir kişi bir çanak aş getirdi. Katına koydu. Rabia aşı aldı eve girdi. Ev karanlık idi. Vardı ki çıra yandıra geri gelince kedi aşı döktü. Geri gitti su getire su getirince çıra sönmüş bu getirdiği suyu içeyim derken düştü bardak kırıldı ve su döküldü. Rabia bir kez ah eyledi.
"Senin ellerinden yine Sana feryad ederim. Bu ne iştir ki bana edersin?" dedi. Hafiften bir avaz geldi ki:
"Ya Rabia! Feryad eyleme. Eğer dilersen dünya malını hep sana vereyim Benim sevgimi gönlünden çıkar. Dünya nimetiyle benim sevgim bir yerde olmaz" dedi. Rabia çün bu hitabı işitti bir kez gönlünü dünyaya götürmedi. Rabia daim zarilikle inlerdi. Derlerdi ki:
" Ey ahiret hatunu! Görürüz zahir bir hastalığın yok niçin böyle inlersin?"
"Zahir hastalığım yok amma batınımda bir dert var tabibler ol derde hiç mualece kılamaz. Derdimin dermanı dost visalidir" dedi.

Bir gün bir ulu Rabia katına geldi. Onu sınamak için dedi ki:

"Ya Rabia! Bunca ululanmayasın ahir avretsin hergiz avrete peygamberlik gelmedi. Cümle faziletler erlere gelmiştir. Peygamberlik tacını erler erenler başına korlar. Ve keramet kuşağını onların beline kuşatırlar. Rabia:
"Bu dediklerin gerçektir amma benlik davası hergiz avretten gelmedi (Ve ene rabbukum ül ala) davası erden geldi. Hiçbir avret muhanneslik adını takınmadı. Muhanneslik ve benlik erdedir…" dedi.

Nakildir:

Rabia bir gün katı hasta oldu. Ona sordular:
"Bu ne haldir? (Uçmağa baktım Çalabım beni edepledi) dedi.

"Abdülvahid ve Süfyan Rabia'yı sormağa vardılar. Süfyan:

"Ya hatun! Gönlün ahretten hiç nesne dilemez mi?" dedi.
" Ya Süfyan! Sen alim kişisin. Lakin cahilane söz edersin. Ben oniki yıldır hurma arzu ederim. Sen bilirsin ki Basra hurma üstüne durur. Henüz yemedim. Ben kulum. Kul kişinin arzu ettiği bir şey vardır. Eğer bir nesneyi dilersem Allah'tan dilerim amma onu ben değil Allah'ım dileye. Süfyan: Senin için bir şey istemek ve sormak hata imiş bari benim işimden söyle" dedi. Rabia dedi ki:
"Dünyayı sever olmasaydın sen iyi kişiydin".
"Dünyanın nesini sevdim?"
"hadis rivayet edersin. Onunla fahr edip ululanırsın" dedi.
"Bunlar dünyayı sevmek midir?" diye sordu ağladı. "Hüdavenda! Ben miskinden razı ol" dedi. Rabia:
"Rızasın dilersin ki senden razı değildir…" dedi.

Nakildir:

"Bir gün malik bin Dinar Rabia katına geldi. Gördü ki bir eski hasır döşemiş kerpici yastık edinmiş bir sınık bardaktan abdest alırdı. Özü yandı dedi ki:
"Benim bildiğim beyler vardır. Eğer dilersen varayım sana örtü döşek getireyim?.
"Ya Malik! Yaradan benim halimi bilir mi bilmez mi?"
"Bilir"
"İmdi ol ne dilerse biz de öyle dileriz".

Bir gün hasan Şakik ve Malik üçü beraber Rabia'yı sormaya geldiler. Rabia hasta idi. Hasan Rabia'yı görünce (Doğru değildir o kişi ki davası içinde Mevlasından gelene katlanamaz) dedi. Rabia:

"Bu sözden kibir kokusu geliyor" dedi. Şakik eyitti:
"Doğru değildir kendi davası içinde ol kişi efendisinin vurduğuna şükr eylemeye. " Rabia:
"Doğrudur" dedi. Malik eyitti:
"Davası içinde Mevlasının darbından lezzet duymayan kişi davasının sadığı değildir". Rabia:
"Daha iyidir" dedi. Bu kez:
"Sen söyle" dediler.
Kendi davası gerçek değildir ol kişi kim darbı unutmazsa mevlasını müşahede eder dururken".
Rabia der:
"Mısır avretleri gibi mahluku gördükleri için kendilerini unuttular ellerini doğradılar. Eğer kişi Halik müşahedesine erdiğinde hayran olup kendisini unutursa acep değildir" dedi.

Nakildir:

Bir gün Basra ulularından bir kişi Rabia katına geldi. Dünyayı çok horladı. Rabia:
"Sen dünyayı çok seversin eğer sevmeye idin anmazdın" dedi. Kumaşı seven kişi alıcı olur. Eğer sen dünyadan fariğ ise dünyanın iyisine yavuzuna bakma (Herkim bir nesneyi sevse ancak anar olur) dedi.

Bir kişi anlatır:

"İkindi vakti Rabia katına vardım. Diledim ki benim için aş pişire… bir kesek eti çömleğe bıraktı ve su koydu. Artık çömlek katına varmadı. Söze başladık manalara daldı. Akşam erişti namaz kıldık. Namazdan sonra rabia'nın yanına vardım. Gördüm ki altında odun yokken çömlek Allah kudretinden kaynardı. Çömleği aşağı indirdi kotardı. Yedik. Onun lezzeti gibi ömrüm içinde aş yediğim yoktur. Rabia dedi ki:
"Her kim sıdk ile Çalabının kulluğu ile meşgul ola şüphesiz onun için bunun gibi aş pişireler."

Süfyan der:

Birgün Rabia katına vardım. Gördüm ki mihraba girmiş namazla meşgul. Ben de bir bucakta namazla meşgul oldum. Çün sabah oldu. Ben:
"Ya Rabia ! gel beri şükredelim ki Hak Teala bize bu tevfiki verdi" sabaha değin namaz kıldık. Rabia:
"Bugün oruç tutalım şükrümüz o olsun" dedi.
Rabia daim münacatı içinde derdi ki:
"İlahi ! Eğer ben sana Tamu'dan korkup tapıyorsam beni tamuya koy. Eğer uçmak ümidi için tapıyorsam uçmağı bana haram eyle. Eğer senden ötürü yapıyorsam bana didarını ruzi kıl.. "derdi.
Ve dahi:
"İlahi ! Dünyada bana ne vereceksen düşmanlara da ver. Ahirette ne vereceksen dostlara da ver. Eğer beni tamuya koyacaksan ben sana feryad ederim ki dost dosta böyle mi eder?" Hafiften bir avaz geldi:
"Ya Rabia ! Sü-i zan etme. Yarın sen benim komşuluğumda olasın didarım göresin bila hitab sen benimle ben seninle sözleşesin". Rabia'nın gönlü bu hitabı işitmekten mutmain oldu. Eyitti:
"Ey Hüdavenda padişaha perverdigara ! Benim işim ve arzum dünya sarayında senin zikrindir.. Ahirette likandır. Ben zaif halimi arzettim. Bakisini ne dilersen sen kıl.

Ona ölüm vakti geldiğinde başı ucunda ademiler otururlardı.

"Beni halvet eyleyin ki Çalabımın elçileri gelir " dedi. Cümle taşra çıktılar. Ve avaz işittiler. (Fecr 27 28 29 30. Ayetler) Bir zaman geçti avaz çıkmaz oldu. Ol canını Hakka ısmarlamış.
Öldükten sonra bir ulu onu düşünde gördü:
"Münkir ve nekir sana ne sordu?" diye sordu.
"O iki melek bana gelip 'men rabbüke' dedi. Ben:
"Geri dönün Haktan sorun" dedim. Ve dedim ki: "Ey Çalabım ! Şimdiye değin ben seni bilmedim ise bundan böyle nasıl bilirim. Kişiler Rabbine varırsın derler." Rahmetullahi aleyha.

  Alıntı ile Cevapla

Alt 27-02-2012, 21:01   #69
Meşreb-i Rindane
Heyemân
 
Meşreb-i Rindane
Standart


Hazreti Şeyh Fadil ibni İyaz (Kuddise sırruhu)



Ol kutbi vakit Fadl Bin İyaz Rahmetullahi Aleyh riyazet ve keramet içinde bunca mertebeli ve tevazu içinde misli yoktu. İlk halinde Merve yazısında çadır tutup palaz giyip başına gece takke urup boynuna tesbih takıp gece gündüz namaz kılardı. Bununla beraber haramilerin başı idi. Onun çok yoldaşları vardı. Kervan soyarlar Fadıl'a getirirler. Fadıl'de kumaşı bunlara taksim eylerdi. Daima namazdan ve cemaatten fariğ değildi. Hatta hangi yoldaşı namaz kılmazsa yanından kovardı. Birgün ağır kervan gelirdi. Yarenleri pusuya girdiler. Kervan içinde bir kişinin onbin kızıl altını vardı:
"Altını aldı bunu gizleyeyim. Kumaşım alınırsa bu bana kala" dedi. Giderken Fadıl çadırına uğradı gördü ki zahid tesbih okuyup durur. Onu görünce şad oldu. O altınları ona ısmarladı.
"Haramiler kervanımızı vurdular bu sana emanet olsun" dedi. Fadıl:
"Altınları şu bucağa koy sonra gelip alırsın" dedi. O da kodu gitti. Gördü ki kervan vurulmuş kumaşları gitmiş cümle yoldaşlarının elleri bağlanmış ve elleri çürümüştü. Geri kalan eşyayı haramiler devşirdiler. O kişi geri döndü. Fadıl'e geldi altınları aldı. Gördü ki haramiler ulusu o imiş gönlünden geçirdi ki altınları o alacak Fadıl onu çağırdı:
"Altınları almağa mı geldin?"
"Evet."
"Koyduğun yerden yine al" dedi. Aldı sevine sevine gitti. Fadıl'in yoldaşları dediler ki:
"Biz kervanda nakit bulamadık altını niye verirsin?"
"Bu kişi beni iyi kişi bildi hem emanet koydu. Emanete hiyanetlik yoktur. İnşallah bunun berakatına Hak bana tevbe nasib kılar" dedi.

Bir gün bir kervanı daha vurdular. Taam yemeğe oturdular. Kervan kavminin birisi bunlara:

"Reisiniz kimdir?" diye sordu.
"Ulumuz bizimle değildir. "Şol ağacın arkasında namaz kılar" dediler.
"Namaz vakti değildir sizinle ekmek yemez mi?" dedi.
"Oruç tutar " dediler. Bu kişi taaccübde kaldı. Katına vardı gördü ki huşu ile namaz kılar. Namazdan fariğ olunca selam verdi. Öteki sordu:
"Namaz ve oruç ile haramilik bir yerde olur mu? " Dedi. Fadıl:
"Kuran bilir misin?" dedi ve surei tevbe 102. Ayeti okudu. Ol kişi cevap vermedi acepte kaldı.

Nakildir ki Fadıl'in şöyle himmeti ve serveti (Ali cenaplığı) vardı ki vasfa gelmez. Hangi kafile içinde avret olsa ona dokunmaz borçluların ve az sermayelilerin davarlarını almaz hemşire (salaha meyyal) idi.


Nakildir:

Bir gün bir kervan vurmak için Fadıl pusuya girdi. Kervan yakın geldi. Kervan kavminden bir kişi ayet okudu ( Surei Hadid 16.ayet) Vakit geldi ki gaflet uykusundan gönlün uyansın. Fadıl diyor ki bu ayeti benim için okudu sandım. Yüreğime dokundu.
"Bu ayet Fadıl hakkından geldi Ya Fadıl ! nicesin yol vurursun? Müslümanları incidesin. Vakit oldu artık dönesin. Yüreğime od düştü. Başımı secdeye koyup ihlasla tevbe eyledim."
Kervan kavmi bir yere toplanıp geldiler. Fadıl bunlara dedi ki
"Ya kervan kavmi ! Sizlere beşaret olsun Fadıl haramiliğe tevbe eyledi. Bunlar da sevinip gittiler.

Fadıl daim gezerdi. Herkesin hoşnutluğu alıp helalleşirdi. Yaver şehrinde bir cühud Yahudi helallik vermedi.

"Ya Fadıl hakkımızın helal edilmesini istersen şu karşıda duranı yerinde koparda gel dediler. Ol tepeyi kazdı pare pare kopardı. Sounuda o tepeyi kazmaktan aciz kaldı. Sonra Hak Teala kendi kereminden seher vaktinde bir yel verdi. Ol tepeyi zerre zerre eyledi. Dümdüz kıldı. Çühudlar onu gördüler mütehayyir kaldılar. Cühud bu sefer de:
"Biz and içtik ta bize mal vermeyince hakkımızı helal etmeyiz" dediler. Meğre Cühudlar bir hasırın altına kum dökmüşler. Fadıl'e şu hasırın altında altın vardır elini sok çıkar bize ver de andımız yerine gelsin dediler. Fadıl Allah adını diline getirdi elini hasırın altına soktu. Bir avuç kızıl altın çıkardı cühudlara sundu. Cühudlar onu görünce:
"Ya Fadıl sana helallik vermemizi dilersen bize iman arz eyle" dediler. Hepsi Fadıl önünde iman getirdiler.
"Ya Fadıl! Bu Tevrat içinde yazıldır okurduk. Her kimin tevbesi kabul olmuşsa o elini toprağa vursa altın olur. Biz seni denemek için bunu yaptık tevbenin kabul olduğuna inandık dinin hak dindir." Dediler.

Nakildir:

Birgün bir kişiye ki benim ellerimi bağla boynuma ip tak. Beni sultan katına ilet bana had vursun çünkü had bana vacib olup durur." Dedi.
Bunun üzerine onu sultana götürdüler. Sultan gördü ki Allah'a dönmüş salah nişanları yüzünde belirmiş. Buyurdu: onu yüzbin hürmet ile evine ilettiler. Kapısı önüne gelince avreti feryad eyledi. Sandı ki haramilikte yakalanmış. Fadil dedi ki:
"Ya avret gerçeksin. Katı zahm idim illa benim zahmetim şimdi katıdır. Ya avret hacca giderim. Dilersen sana talak vereyim dedi. Avreti de:
"Sen nerede isen ben de ordayım." Dedi. Hak Teala yolunu kolay eyledi. Mekke'ye gittiler. Orda mücavir kaldılar. İbadetle meşgul oldular. Bir zaman Ebu Hanife sohbetinde oldular. Onun mertebesi ve kadri yükseldi.

Nakildir: Harun Reşid birgün hasekisine dedi ki:

"Beni bu gece bir kişiye ilet ki bana nesne getirsin. Çünkü gönlüm çok meluldur. Ol haseki halifeyi aldı süfyan katına geldi. Kapıyı çaldı. Süfyan "kimdir?" dedi.
"Halifedir" dediler.
"Niçin kadem kıldınız?" Eğer işaret olsaydı ben size varırdım" dedi. Harun hasekisine:
"Benim istediğim kişi bu değildir" dedi. Süfyan da:
"Sizin istediğiniz Fadil'dir" dedi. Fadil'in kapısına vardılar bu ayeti okurdu (surei casiye 21.) (çok yazık edenleri işlemeyenlerle beraber tutam) Halife çün bu ayeti işitti. "Bu öğüt bana yeter" dedi. Kapıyı ittiler.
"Kimdir" dedi.
"Halife"
"Halifenin bunda ne işi var?" Haseki:
"Halifeye muti olmak gerek teşviş vermeyin" dedi ve ilave etti.
"Destur ver de içeri girelim"
"Destur yoktur eğer hükm ile girerseniz girin" dedi. Harun içeri girdi. Fadil Halifenin yüzünü görmemek için çırayı söndürdü. Harun Fadil'in elini tuttu. Fadil:
"(Bu el oddan kurtulursa ne yumuşaktır) dedi. Ve namazla meşgul oldu. Harun çok ağladı şeyh namazdan fariğ oldu. Fadil:
"Beylik kıyamet gününde pişmanlıktır" dedi.
Fadıl eyitti: (Abdülaziz helifelikten ötürü oğlu Abdullah ve Muhammed Kab'ı çağırdı. Eyitti ki:
"Ben hoş mübtela oldum başkaları bu beyliği nimet bilir ben mihnet bilirim" dedi. Ve ilave etti: "Bir ulu bana yarın kıyamet gününde azabtan emin olmak istersen Müslümanların kocalarını kendi atan gibi yiğitlerini kardeşin gibi oğullarını kendi oğulların gibi tut ve bunlara bir dirlik eylegil" dedi." İmdi ey Harun! Benim de senin için korktuğum oldur ki gökçek tenin yana azab içine griftar olasın Hak'tan kork Hak emrin tut. Rayetini çalab sana ısmarladı. Evinde bir kadın aç yatarsa senden soracaktır. Yarın senin yakanı tutup Çalab huzurunda çekişecektir. " Harun bu sözleri işitti o kadar ağladı ki. Aklı zail oldu.
O haseki Harun'a:
"Tez gidelim" dedi. Fadil eyitti:
"Ya hamani sen veya senin gibi kişiler halifeyi helak ederler." Halife hasekisine eğitti:
"Beni Firavn ve seni haman yerine tuttu. " Harun bin kızıl altın çıkardı Fadil'in önüne koydu.
" Bu atamdan kalmış helal akçadır kabul et" dedi.
"Ya Harun ! sana hiç öğüdüm tesir eylememiş yine benim katımda zulm eylemeye başladın. Zulmü kendine pişe eylemişsin" dedi. Halife:
"Ne zulm eyledim?"
"Ben sana necat ederim sen beni belaya koyarsın bu zulm değil midir?" Ben sana derim ehline ver sen gayriye verirsin."Altını Fadil alıp taşraya attı. Halife çıktı. Ve eyitti: "Bu kişi ahret sultanıdır"

Nakildir:

Fadil'in dört yaşında bir oğlu vardı. Elinden tuttu göğsüne aldı ve ağzını yüzüne koydu.
"Ya baba beni sever misin?"
"Severim."
"Bir gönülde iki sevgi nice ola?"
Şeyh bildi ki söz oğlunun değil Hak Hazrelerindendir. Tevbe eyledi sevgisini gönlünden çıkardı. Ve yüzünü Hakka tuttu. Eyitti:
"Her kim ululuk isterse kendini hor eylesin."

Bir kişi ondan öğüt istedi:

"Ayak ol baş olma Bu öğüt sana yeter" dedi.
Birgün Bişr-i Hafi ondan sordu:
"Zühd mü yekrektir rızamı?"
"Rıza yekrektir dedi. Çünkü bir kişi rızaya ulaşınca artık menzilet istemez."

Nakildir:

Bir gece Süfyan-ı Sevri anın katına vardı. Sabah deyin Kur'an hadis ve meşayih sözünü söyleştiler. Çün sabah oldu. Süfyan eyitti:
"Ne mübarek gece idi. "Şeyh cevap verdi:
"Ne yaramaz gece idi. Sen düşünürsün nasıl bir söz edeyim de bunlara hoş gele ben de fikrederim ki ne söz söyleyeyim. İkimizi de bu endişeler Hak'tan geri bıraktı.

Bir kişi Fadil katına geldi Fadil ana:

"Niye geldin" diye sordu. O:
"Senin sohbetini dinlemeye" dedi. Şeyh eğitti:
"Vallahi bana yalnızlık yekrektir. Onun için ki beraberken sen benim dileğimce ben de senin dileğince olmak isterim. Ortada Allah dileği kalmaz. Ben minnet tutarım ol kişiye ki hasta olam ben sormağa gelmeğe. İsterim ki gece ola halkın küllüsü yata ben halvet kalam. Herkim benim dileğimden kaçarsa la çarem halka karışa. Selametlikten ırak ola. Hekim Haktan korka halktan ayır kala Halik'a döne. Allah hangi kulunu seve onu ahret endişesine düşüre. Hangi kulunu sevmeye onu da dünya endişesine düşüre.
Her nesnenin zekatı vardır aklın zekatı da ahret endişesidir.
Beş nesne bedbahtlık nişanıdır.: " 1 Gönül katılığı 2 Göz yaşarmaması 3 Hayasızlık 4 Dünyaya rağbet eylemek 5 Dünya için Tul-i emel.

Bir kişinin gönlü korkulu ola yaramaz söz diline gelmeye ol korku şehvet odunu söndüre dünya sevgisini içinden çıkara herkim Allah'tan korka küllü nesne ondan korka. Herkim Allah'dan korkmaya hiç kimse andan korkmaya. Kulun Allah'dan korktuğu Allah'ı bildiği kadardır. Dünyada ve ahrette rağbet kaderince bula.


Eyder : "Dünyaya girişmek kolaydır. İlla geri çıkmak harbdir."

Bu dünya bir tımarhaneye halk da onun içindeki delilere benzer. Deilileri zincire çekmeyince aklı gelmez.
Yumuşak elbiseye tatlı yiyesiye alışma yarın elbise ve yiyesinden tat bulacak değilsin.
Hemişe alçakgönüllü ol Allah alçakgönüllüleri sever.
Hak Teala dağlara ferman buyurdu:
"Peygamberimle sizin biriniz üzerine mukaleme edeceğim" Küllü dağlar tekebbürlük eyledi.İlla Turi sina tevazu eyledi. La cerem üstünde Hak Teala Hazretleri Musa ile konuştu.
Herkim kendi özünü kıymetli tuta tevazudan nasibi olmaya.
Üç nesne şimdiki zamanda az buluna : İlmiyle amil olan amil ihlas ile yapılan amel sevgisi dilinde kalmayıp gönlüyle seven mümin.

Herkim iyi ameli terk ederse (halkın hatırı için) ol riyadır. Bunun zıddı da ihlastır.

Tevekkül budur ki Allah'dan başka kimseye ümid bağlamaya ve kimseden korkmaya.
Bir kişi sana sorarsa : "Allah'ı sever misin?" Sevmem dersen kafir olursun. Severim dersen Allah'a layık amelin yoksa yine sevmemek gibi olur.
Ahmak kişi ile helva yemekten akıllı kişiyle savaş eylemek daha iyidir.
Her kim horlara lanet ederse Allaha asi olan bu kişiye canavarlar bile lanet eder.
"Dua müstecabtır" diye haber gelse ben ol duayı Müslüman sultanına verem kendime vermeyem. Bana olursa yalnız kendi salahım için sultana verirsem cümle Müslümanların salahı için olur zira sultan Allahın gölgesidir.

Üç nesne gönlü öldürür: çok yemek çok uyumak çok söylemek meğer Kuran ve hadis ola.

İki nesne eblehliktir : Acaib görmeden gülmek sormadan haber vermek..
Birgün bir kişi andan öğüt diledi. Surei Yusuf 39. Ayetini okudu.

Nakildir:

Otuz yıl oldu gülmedi oğlu öldüğü vakit tebessüm eyledi. Eyittiler:
"Ya şeyh ! şimdiye kadar güldüğünüz yoktu bu nedir ki gülersin."
"Şimdi bildim çalab benden hoşnud oldu ki oğlum öldü. Bir kişi ki Allah'ı ondan hoşnut ola gülmesi aceb midir?" dedi.

Nakildir:

Eceli geldi. İki kızı vardı. Avretine vasiyet eyledi:
"Ben ölüncek bu iki kzı al. Kubeys dağına ilet. Yüzünü gökten yana tut ve de ki.
'Ey Hüdavenda.! Fadil bana vasiyet eyledi. Diri iken bu emanetlere ben bakar idim. Çün beni dünyadan giderdin emanetini geri sana ısmarladım'. Çün Fadil'i defneylediler avreti bu vasiyeti yerine getirmek için iki kızıyla birlikte kubeys dağına vardı. Fadil ne dediyse yerine getirdi. Meğer o anda ordan Yemen padişahı iki oğluyla geçerdi. Ol avreti ve kızları gördü. Sordu ve ahvalin ne idiğün bildi.
"Eğer kızlarını verirsen oğullarımın birini birine birini diğerine nikah ederim" dedi. Avret razı oldu. Ol saat iki kızı iki oğluna nikah eyledi aldı yemene götürdü.

  Alıntı ile Cevapla

Alt 05-03-2012, 21:40   #70
Meşreb-i Rindane
Heyemân
 
Meşreb-i Rindane
Standart


Hazreti Şeyh Ahmed İbnil Asım il Antaki (Kuddise sırruhu)



Ol iman-ı sahib-i sadır. Ahmed ibni Asım-i Antaki rahmetullahi aleyh meşayıhın pis-i kademi ve cümle ilim içinde araste idi. Çok yaşamış çok sahabeler görmüş ve Haris-i muhasibi müridi olmuş idi Bişr-i Hafi ve Sırrı Sakati görmüştü. Ebu Süleyman-ı Darani ana "Casus ul Kulüb" derdi. Anın kelimeleri latif işaretli beliğ ve bedi idi.

Birgün bir kişi ona : "Sen müştak mısın?" Diye sordu.

"Yok" dedi.
"Niçin?"
"Müştaklık gaibe olur çünkü gaib hazır bir ola müştaklığa sebeb ne ola?"
"Marifet nedir?" dediler.
"Üç kısımdır" dedi. İsbat-ı Vahdaniyet Allah'dan gayrıdan kesilmek onu bir ve kendi özünü çok bilmektir."
"Marifet alameti oldur ki ibadeti çok ola kalabalık içinden çıka halveti seve ve hamuş ola. Çün ona bakalar o bakmaya. Musibet ve erişe kaygulanmaya kimseden korkmaya kimseye ümid tutmaya."
"Havf alameti kaçmaktır. Reca alameti istemektir. Sahibi-i reca oldur ki Allah'ın rahmetinden ümidini kesmeye ve olur mu olmazmı demeye" dedi.
Tez helak olur ol kişi ki halktan korka ve nefsinden ki hak bana azab eylemeye diye.
Zinhar sıdk ehliyle oturun ki casus değildir. Bunlar gönülleri şekten pürpak ve Hakka layık eder de sizin haberiniz olmaz.
Reca nişanı oldur ki şükür ilhamını onun gönlüne vereler dünyada nimeti ahrette rahmeti için.
Kulun kendi özünü bilmemesi ya havf veya haya azlığındandır. Herkim korkulu oldu ve herkim Allah'ı bilmedi korkulu olmadı.
Herkim dilerse gönlü salaha gide dilini saklasın.
Faideli fakr oldur ki sen ana razı ve hoşnut olasın. Faideli ihlas oldur ki içinde riya hırs ve hevayı taşra ata. Faideli tevazu da oldur ki öfkeyi kaldıra.
Ziyanlı masiyet oldur ki cehl üzerine taat kıla.
Az günahı hoş gören çoğuna tutulur.
Allah'ın haz gövvası ( inci avlayan dalgıç ) oldur ki Fikret denizine dalar. marifet cevahirini çıkarır. Avam ise gaflet yazusuna (ova) mekrden gümre alıp gezerler.
Yakın bir nurdur ki Hak Taala anı sevdiği kulların gönüllerine verir ve ol nur ile içlerine mutalea eder. Ol nur ile cümle hicapları (anınla ahret arasındaki) hep geçer Hakka erişir.

Sordular:

"İhlas nedir?"
"İhlas oldur ki Salih amel edesin dileyesin ki seni ol ameli ile ve o amel sebebine yad kılalar ulu tutalar.
Allah'tan başka kimseden hiçbir nesne ummayasın böyle olucak ihlas olur.
Ameli şöyle yapmak lazım: Yer yüzünde senden gayri kimse yok gökyüzünde onadan başka kimse yok birkaçgün ömrün kalmıştır anı ganimet tut salah ile geçir ki ta ömrün içindeki günahların yarlığana.

Eyder:

"Günahtan kararmış gönüllerin ağarması beş türlü nesne iledir :
1. Salah ehli ile oturmak " 2.Kur'an okumak 3. Karnını boş tutmak 4.Namaz kılmak 5.Seher vaktinde zarilik kılmak.
Eyder:
"Adl eylemek iki kısımdır : Birisi seninle hak arasında diğeri seninle halk arasındadır. Adl eylemek istikamet yolu zulm eylemek nedamet yoludur."

Nakildir :

Birgün otuz müridle yemeğe oturdu. Ol gece yemek de az bulundu. Eliyle ekmeği pare pare eyledi. Müridleri önüne koydu. Ve buyurdu çırayı götürdüler. Müridler yediler doydular. Çırayı gene getirdiler ekmekten bir parça eksik değildir. Rahmetullahi Aleyh.

  Alıntı ile Cevapla

Cevapla



Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil


Facebook Yorumları



Tezkiret-ul Evliya Konusuna Benzer Konular
''Evliya..
Ortaköy Rumlarının gönüllerini İslama çelip çaldığı için Hırsız Aziz, (Hırsız Evliya) derlermiş Rumlar Yahya Efendi'ye. Kosta adında bir Rum...Devamı...

Gösterim: 106 - Yorum: 0 - Ekleyen: ѕıяαт
evliya
EVLİYA Yaşlı adamın hastalığına çare bulunamayınca, kendisine evliya denilen birinin adresini vermişler. Söylenenlere göre en ağır hastalar o...Devamı...

Gösterim: 211 - Yorum: 1 - Ekleyen: ŞeKeR *
Bir Evliya...
BİR EVLİYA Zamanın sultanlarından Sultan İsa, bir gün zamanın ilim irfan sahibi alimlerinden Abdullah bin Abdulaziz Hazretlerinin huzuruna gelip ;...Devamı...

Gösterim: 220 - Yorum: 4 - Ekleyen: [»»αяєѕ««]
Evliya................
Yaşlı adamın hastalığına çare bulunamayınca, kendisine evliya denilen birinin adresini vermişler. Söylenenlere göre en ağır hastalar o zatın duasıyla...Devamı...

Gösterim: 387 - Yorum: 10 - Ekleyen: TweNdyy
Evliya
:gul: Yaşlı adamın hastalığına çare bulunamayınca, kendisine evliya denilen birinin adresini vermişler. Söylenenlere göre en ağır hastalar o zatın...Devamı...

Gösterim: 290 - Yorum: 6 - Ekleyen: cakirbey



Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 02:02 .


Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.6.0 RC 2
Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir, bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir.
Herhangi bir konuda (şikayet, eleştiri, öneri, vb.) bizimle iletişime geçmek için tıklayın.

2005-2012 Tatliaskim.org Forumları

Bu sitede video izle, çocuk oyunu oyna veya indir, sanatçı biyografi, vikipedi ve şarkısı dinle, bunların hayatı ve sözleri gör.